Abbas Gökçe

ke

 

20 Şubat 2012

Hem şiş yanıyor, hem kebap!

                                                                                                              NEŞE DOSTER

Aklın, sağduyunun, sanatın, kültürün, evrensel ve ulusal değerlerin izne çıkarıldığı buna karşılık akıl tutulmasının hız kesmeden, tatil yapmadan gece gündüz çalıştığı ülkemizden şaşırtmayan ama düşündüren bir sayfa daha açalım.

Böylece çok derin anlamlar içeren sözleriyle, özel çabaların- özel uğraşların- özel çalışmaların ürünü olan projeleriyle (çılgın mı demeliydim) bizlere derin ohlar çektirip rahatlatan ileri demokrasimizin yeni nimetlerine yer vermiş oluruz.

Öncelikle yetersiz, sığ, cafcaflı, parlak açıklamalarıyla bizi aptal sayanlara bir çift sözümüz var. Bize kulak verin ve bizi ciddiye alın. Sanki bir zaman tünelinden geçiyoruz, her yer zifiri karanlık, gökyüzünün maviliğini, güneşin parlaklığını unutalı çok olmuş gibi. Geleceğe ait umutlarımız giderek tükeniyor nefes alabileceğimiz alanlar giderek azalıyor. Bunu dikkate alın.

Örneğin ben kişisel olarak teselliyi en çok da çocukken tanıştığım, büyüdükçe tanıdığım, yaşlandıkça anladığım yazarlarda buluyorum. Ve dostlarıma özellikle de öğrencilerime bu yolu öneriyorum. Çünkü onlardan iç hesaplaşmayı, sorgulamayı, vicdan denilen iç sesi dinlemeyi, vicdan azabı çekmeyi, vicdanen rahat olmamayı öğrenmişim. (günümüz gençliğinin vicdan yapmak dediği) Düşünüyorum da inatçı bir duygudur bu vicdan denilen meret, yerleşince gitmiyor ve kök salıyor. Bir gün İranlı bir annenin sesine yerleşip, herkesi uyandıracak bir yankı yapıyor. Bir başka gün Pakistanlı bir çocuğun hıçkırıklarına gizleniyor. Ve bir gün de Arjantin’den ses veriyor. Kısaca musallat olunca gitmeyen insani bir özellik olduğu için can çıksa da o çıkmıyor.

Bu sanatsal girişten sonra gelelim gelişmeye ve konuyu bağlamaya.

Eski bir futbolcu olan başbakanın başlama vuruşuyla sahaya inen ilk 11’e bakınca Allah için bağlılık ve vefa konusunda vicdanen çok rahat olduklarını söylemek mümkün. Yeni yeni sahalara inen Bülent Gedikli, hiç sahalardan çıkmayan Bülent Arınç, yeşil sahaların taze adı Bekir Bozdağ, hiç eskimeyen Hüseyin Çelik tahrip ve tahrik gücü yüksek vuruşlarıyla (atışlarıyla) başbakana ne kadar bağlı olduklarının işaretini her fırsatta veren bir dörtlü adeta. Bu dörtlünün aynı konudaki eş zamanlı açıklamaları, onay ve işaretleri olmasa milletçe halimiz nice olur acep? Bu arada toplumsal doku lime lime olmuş, her şey arapsaçına dönmüş, ortalığı toz duman bürümüş, sevgisizlik diz boyunu aşmış, güvensizlik yerlerde sürünüyormuş, hem şiş hem kebap yanıyormuş. Kime ne? Ya da onlara ne?

Önemli olan gücünü kimsenin tartışamayacağı bir genel başkana olan koşulsuz ve sınırsız bağlılıktır. Tepeden inmeci bir toplum mühendisliğine soyunmaktır. Çayı abdest alarak demlemek, gençliği; dindar, ateist, tinerci, isyankâr, istikametsiz, meselesi olmayan diye yaftalamaktır. Kafaların kardeşliğidir. Biat kültürüdür, hayal gücü çok geniş kadronun kendilerine biçtiği görevdir.

Vicdanın sesi mi? O bir başka bahara artık.

Bu dörtlü işini biliyor, iyi yapıyor. Gerisi laf- ı güzaftır…

**************************************************************

15 Şubat 2012

Yargının da Önüne Geçmek

Abbas GÖKÇE

Kurucu Meclis ve Danıştay

E. Üyesi

      PKK ve Mit ilişkilerinde, haklarında soruşturma açılıp da mahkemeye çağrıldığı halde gitmeyen ve başına buyruk bir davranış içine giren ya da itilen Mit Müsteşarını bu durumdan kurtarmak için, yetkililerde bir telâş, bir telâş!.. Hafazanallah !...

 

      Ama onlar da her başı sıkışanlar misali; ne yapsak, n’etsek?.. demeden bir ampul yandı… Ve kendilerine göre ışıklandırdılar içine düştükleri o karanlık yolu!..

      Neymiş o yol?..

      Mit Müsteşarı hakkında ceza takibi yapılabilme imkânını Başbakanın iznine bağlamak!..       Kısaca yasalara göre yargının bu güne kadar yaptıklarını askıya almak!.. Yani yargının önüne geçmek!..

      Nasıl olacak bu iş?..  Hangi yasalara göre?..

      Kolay canım, kolay!.. Ampul tekrar yanar, aydınlatır ortalığı ve arkasından gelir yeni yasa!.. Tabii    Sayın Başbakanın emriyle!..

      Yasa neyi halleder demeyin?.. Sakın, her şeyi!.. Her şeyi!..

      Kolları sıvadı bu konuda ahkâm kesenler!..

      Hemen bir kanun teklifi hazırladılar; Mit yasasında değişiklik ek yapan bir kanun teklifi…

      Neymiş o kanun teklifi?.. Şu:

     -“Mit Müsteşarlarının görevlerinden dolayı haklarında ceza kovuşturması yapılması Başbakan’ın yazılı iznine tabidir… Yani o müsteşar ne suç işlerse işlesin, Başbakan “evet” demese onu mahkemeler yargılayamaz ve kılına bile dokunamaz!..

      Oysa onun üstüne atılan suçlar çok ağırdı. Şöyle kİ:

      ▪  Apo’nun, silâhlı eylem talimatlarını Kandil’deki teröristlere ulaştırmaya aracı olmak iddiası;

      ▪  PKK nın şehir uzantısı olan KCK nın yapılanmasının MİT in gözetimi altında gerçekleştirilmiş olması savı;

       ▪ Apo’nun önce ev hapsine alınması ve sonra da serbest bırakılması için PKK ile MİT in anlaşmış oldukları söylentisi;

      ▪  14 Temmuz 2011 de DTK nin özerklik ilânının MİT’in rızasıyla yapılmış olması savı;

      ▪  KCK sanıklarının tahliye edilmeleri konusunda MİT’in PKK ya söz vermiş olması iddiası ve;

      ▪  Ayrıca, polis ve askerlerin çalışmalarına ilişkin  bilgileri de PKK ya Mit’in sızdırdığı yönünde iddialar vardır.

      Bunlar yalan, ya da doğru…Neden gerçeğin ortaya çıkmasından korkuluyor neden?..

      Bunun ucunun kimlere kadar dayanacağından mı?..

      Bu şüphe ve endişe niçin? Oysa şüphe bir nura koşmak değil de nedir?..

      Hazırlanan kanun teklifi Adalet Komisyonunda kabul edilmekte…

      Gel gör ki; Adalet Bakanı bu kadar la da iktifa etmeyerek bu izin alma sınırlarının genişletileceğini ve bunun gibi öteki üst düzey yöneticiler hakkında da mahkemeler soruşturma açabilmeleri için “ Başbakanın iznini gerektirecek bir düzenleme yapacaklarını ifade etmektedir.

      Bütün bunların kısaca anlamı “yargının önüne geçmektir”. Onun yolunu kapamaktır

      Yani; ey savcılar, mahkemeler!.. Üst düzey yöneticilerimiz ne suç işlerlerse işlesinler biz istemesek siz onları yargılayamazsınız?..demektir. Böylece bu yasa değişiklikleri ile yürütme erki, yargı erkinin de önüne geçmiş olacaktır.

       Bir önceki yazımda belirtmiş olduğum gibi; “Meclis çoğunluğu”,  “Çoğunluk Hükûmeti” ve “Anayasa değişikliği ile yargının ele geçirilmiş olması” gerçekleri karşısında ;

     Türkiye’de Devleti oluşturan üç erkin de tek elde toplanmış olduğu gün gibi açık bir gerçektir.

      Bu son gelişme ile de daha öteye gidilerek yargının da önüne geçilmiş bulunuyor. Başbakanın izni olmadan o kişiler yargılanamayacaklardır.

      Söyler misiniz Allah aşkına!..Böyle bir oluşumun; demokrasi, adalet, hukuk, hak, mantık, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün ideal olduğu çağımızda yeri var mı?

 

**************************************************************

13 Şubat 2012

Türkiye’de Hukukun İçine Düşürüldüğü Çukur

Abbas GÖKÇE

Kurucu Meclis ve Danıştay

E. Üyesi

      Türkiye’de hukuk bir çukur içerisine düşürülmüştür artık!.. Ne zaman ve nasıl çıkacak bu çukurdan kim bilir?..

      Anayasamıza göre “ Türkiye bir hukuk devletidir “ Kanun devleti değil!..

      Ama bu gidişatla hukuk ve hukuk devleti artık bir çukura düşürülmüş ve onun yerine  kanun devleti hâkim olmuştur.

      Bu durumda Türkiye’de artık “hukukun üstünlüğü” nden söz edilebilir mi?..

      Hukukun üstünlüğü yerine iktidar icraatı ile ve onun yapmış olduğu yasaların üstünlüğü geçmiş bulunmaktadır.

      Böyle bir hukuk devleti olur mu Allah aşkına!..

      Oysa hukuk devletlerinin oluşumunda; yasama, yürütme ve yargıdan ibaret olan üç gücün biri birinden kalın çizgilerle ayrılmış olması gerekir.

      Türkiye’de öyle mi?.. Hâşâ ve sünme hâşâ!..

      Çok zorlu mücadeleler sonunda kabul olunarak yürürlüğe konulmuş olan 1961 ve 1982 Anayasaları da bu demokrasilerin esası olan üç devlet erkini biri birinden ayırmış bulunmaktaydı.

      Bu günkü uygulama ve değişikliklerle artık onların yerinde yeller esiyor artık!.. Yani üç devlet gücü de tek elde toplanmış bulunuyor. Nasıl mı? İşte böyle:

      ●  Yasama gücü, yani Meclis’te kanun yapma imkânı, sadece ve sadece çoğunluğa hâkim olan iktidar partisinin eşlinde değil mi?..

      ●  Yürütme gücünü  yani hükûmeti, yine iktidar partisinin elinde…

      ●  Yargı’ya gelince, son Anayasa değişikliği ile; Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu, dolayısı ile tüm adli yargı yanında; İdare Mahkemeleri, Danıştay ve Yargıtay da iktidar tarafından ele geçirilmedi mi?..

      Öyleyse ne kaldı geriye yargıdan yana?..

      Böylece devleti oluşturan üç erk de tek elde toplanmış olmuyor mu?..

      Şu olanlara bir bakar mısınız, Allahaşkına!..

     ●  Deniz Feneri dâvasına bakan ve biraz onun derinliklerine inmek isteyen savcılar boylarının ölçüsünü alarak derhal o görevden uzaklaştırıldılar oradan!..

     ●  Şimdi de Mit – PKK ilişkilerini inceleyen savcı; işin künhüne girmek isterken bir anda çarpılarak elinden alındı dosyası!..

      ▪  Bu dâvadaki sanık Mit Müsteşarının yargılanabilmesi için Başbakanın iznini gerektirecek biçimde bir yasa değişikliği yapılmakta!.. Adama ve zamana göre kanun değişikliği olur mu?..

      Hani Türkiye’de demokrasi, hukukun üstünlüğü ve eşitlik vardı?..Hani Anayasalar kuvvetler ayrılığı ilkelerini getirmişlerdi Türkiye’ye demokrasi adına!..

      Açıkça görülmektedir ki; Türkiye’de kuvvetler ayrılığı ile birlikte; demokrasi, hukukun üstünlüğü, hukuk ve Anayasa bir çukura düşürülmüştür.

      Atatürk Türkiye’si hiçbir zaman bir Ortadoğu ülkesi olamaz ve buna lâyık değildir.

**************************************************************

10 Şubat 2012

P K K   İ l e   H ü k û m e t   İ l i ş k i l e r i n i n   K o r k u n ç   Y a n l a r ı

Abbas GÖKÇE

Kurucu Meclis ve Danıştay

E. Üyesi

      Norveç’in başkenti Osloda; T.C. Hükûmeti adına MİT ile PKK nın görüşmelerinin açıklanması ile;  Türkiye için çok korkunç gerçekler su yüzüne çıkmış bulunuyor!..

      Düşmanı bile olsa, bir ülke yöneticilerinin onunla temas ederek aradaki anlaşmazlığın çözülmesine çalışması çok normaldir. Bu görüşmelerde ülke çıkarlarının, görüşmeciler tarafından en ön safta tutulması da tabiîdir.

      Bu açıdan Oslo’da Hükûmet adına görüşmeleri yapmış olan MİT görevlilerini kınamak haksızlık olur.

      Ancak yeni, yeni Devlet ve Hükûmet ayırımını fark etmeğe başlayan Başbakan’ın; içerik hariç, sırf görüşmeği kınayanlara verdiği yanıt normaldir.

      Görüşmelerin içeriğine gelince; hükûmet adına MİT yetkililerinin:

      ●  Apo’nun, silâhlı eylem talimatlarını Kandil’deki teröristlere ulaştırmaya aracı olmak iddiası;

      ●  PKK nın şehir uzantısı olan KCK nın yapılanmasının MİT in gözetimi altında gerçekleştirilmiş olması savı;

      ●  Apo’nun önce ev hapsine alınması ve sonra da serbest bırakılması için PKK ile MİT in anlaşmış oldukları söylentisi;

      ●  14 Temmuz 2011 de DTK nin özerklik ilânının MİT’in rızasıyla yapılmış olması;

      ●  KCK sanıklarının tahliye edilmeleri konusunda MİT’in PKK ya söz vermiş olması iddiası ve;

      ●  Ayrıca, polis ve askerlerin çalışmalarına ilişkin  bilgileri de PKK ya Mit’in sızdırdığı yönünde iddialar vardır

      Bütün bu iddia, söylenti ve savlar tek  kelime ile; K o r k u n ç t u r ! . . Korkunç!..

      Bu korkunç tabloların mimarı kimdir?..diye düşünmeğe gerek var mı bilmem?..

      “Kürt açılımı” saçmasının bir ürünü olarak; Habur sınır kapısında seyyar mahkeme kurduran, oraya özel hâkimler gönderen, gelen teröristlerin “pişmanım” yerine “pişman değilim” demelerine rağmen pişman olduklarını kabul eden zihniyet ve o zihniyetin başı olan Başbakandır.

      Bütün bu skandallara rağmen, MİT mensupları; bir yalanlama yerine sadece; “ Devlet bir görev verdi, biz de yerine getirdik…” diyorlar.

      Mit’e toz kondurmak istemeyen Başbakan; PKK söz konusu olsa bile; hükûmet’in, bu kabil görüşmeleri herkesle yapabileceğini savunmaktadır.

     Buna yanlış diyemeyiz, ancak bu yetkinin ülkenin yararları ile sınırlı olduğunu unutulmamalıdır. 

      Yürütmenin başı olsa da; hiçbir yasa, hiçbir ülkeyi, onu can evinden vuracak bir terör örgütüne teslim olmaya izin veremez!..

**************************************************************

9 Şubat 2012

Dindar Bakanlar ve Okulları

Neşe DOSTER

Hafızlık eğitimi olmasa da becerisi olan yönetim kadromuza bakınca eğitim ve kültür tarihimizin çınarları, kurucu kadroları geliyor aklıma. Hasan Ali Yücel düşüyor usuma. Dünya Klasiklerinden Köy Enstitülerine kadar biçim verdiği eğitim ve öğretim dünyamız üşüşüyor beynime. Bakan olarak da, yazar olarak da, dava adamı olarak da, düşünür olarak da hayalleri olan, derin kültür ve zengin edebiyat dünyaları olan o ulaşılmaz kadrolar canlanıyor belleğimde.

Sözcü Gazetesi, Pazar günü manşetten, bakanlar kurulu üyelerinin hangi liselerde okuduğunu yazmış. Kabinenin 20 bakanı düz lise, 5 bakanı imam hatip lisesi mezunuymuş. Beni 4 bakanın mezun olduğu okullar özellikle ilgilendirdi. Niye ilgilendirmesin ki? Cumhuriyet değerleriyle büyümüş, Cumhuriyet öğretilerini benimsemiş bir yurttaş ve eğitimci olarak, rektörü eleştiren öğrencilerin hapis cezası aldığı, dekanı eleştirenlerin okuldan uzaklaştırıldığı, konser bileti satanların cezalandırıldığı bir ortamda yazmayıp da ne yapayım?

Gelelim bakanların mezun olduğu liselere.

Egemen Bağış ve Recep Akdağ Ankara Atatürk Lisesi, Zafer Çağlayan Ankara Gazi Lisesi, Suat Kılıç Samsun 19 Mayıs Lisesi mezunu imişler. Ne mutlu o liselerin mezun ve mensuplarına ki böyle kültürlü, bilgili, donanımlı, birikimli, koltuğunu dolduran mezunları var. Gelişen, değişen, yenilenen ve ilerleyen demokrasinin Gazi Liseli, Atatürk Liseli, 19 Mayıs Liseli mensupları var.

Mezun olduğu lisenin dernek başkanlığını yapan biri olarak çok etkilendim. İnsanın mezun olduğu okuldan bakanların çıkması çok gurur verici. Ama beni en çok da okul adları etkiledi. Baksanıza 19 Mayıs’ın tartışıldığı bir dönemde, Gençliğe Hitabenin “ayet değil ki” diye rafa kaldırılmak istendiği bir ortamda, Atatürk’ün yapıtlarına karşı savaş açıldığı bir süreçte, 4 bakan da onun adını taşıyan ya da çağrıştıran okullardan mezun olmuşlar.

Şimdi biraz gerilere gidelim.

Yıl 1933. Cumhuriyet’in 10. yılı. Türkiye’nin nüfusu 15 milyon. Bunun yüzde 80’den fazlası okuma yazma bilmiyor, bir o kadarı da köylerde yaşıyor.

Bunu bakanlar bilmez mi? Elbette bilir. Atatürk, Gazi, 19 Mayıs Liselerinden mezun olan bakanlar bilmez mi? Kuşkusuz bilir.

Ama bilinmeyen ya da görülmeyen, daha doğrusu görülmek istenmeyen şudur. Bir yarınlara bıraktıklarımız vardır. Bir de yarınlara hiçbir şey bırakmayanlar. Ve bir de adı geçince gözlerimizin ışıldadığı (bugünlerde daha çok yaşardığı) birileri…

Hüseyin Çelik buyurmuş; “Kimseyi kanunla sevdiremezsiniz”.

Haklı. Biz Gazi’yi kanunla, kanun hükmünde kararnameyle değil, beynimizle, bilincimizle, yüreğimizle sevdik.

Sevenlerin arasına girmeye de hiçbir kanun, hiçbir iktidar, hiç bir söz yetmez…

**************************************************************

6 Şubat 2012

Paul Auster ve Uyuyanlar

Neşe DOSTER

     Çağdaş Amerikan edebiyatının en ünlü yazarlarından olan ve güncel tanımla dünyada da markalaşan Paul Auster, “Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyorum” dediği için, başbakan ona da ayarı verdi. “Biz sana çok muhtaçtık. Aman gel, ne olur gel. Gelsen ne olur, gelmesen ne olur ya! Türkiye irtifa mı kaybeder” deyip noktayı koydu. Tabii ki bu yüksek dozlu efelenmenin her zaman olduğu gibi AKP’liler tarafından ayakta alkışlandığını söylemeye gerek yok.

     Ancak bunun bir nevi hizaya çekmek olduğunu, bir bakıma da “hizadan çıkan yanar” demeye geldiğini söylemeye gerek var. Hatta dosta düşmana aba altından sopa göstermek olduğunu,  “dokunma! cızzzzzzz” diye uyarmak demek olduğunu da ilave ederek.

     Şimdi burada duralım ve sözü hapiste yatanların yakınlarının neler çektiklerine bırakalım.

     “Nedensiz, niçinsiz bizden koparılıp alındınız. Gülüşümüz elimizden alındı. Karnelerimizi bile özel izinle imzalatır olduk. Bütün yaşamımız etkilendi. Her istediğimizde size sarılamadık. Parka, sinemaya, yemeğe el ele çıkamadık. Kendi kendimize anasız ve babasız büyümeye çalıştık. Küçücük bedenlerimize kocaman acılar, özlemler sığdırdık. Uzaklarda aradık izinizi, umutla. Korkuyla uykulardan uyandık. Duygularımızı göçük altında bırakanların birbirinin aynı, içi boş açıklamalarını dinledik yıllar boyu. Acı ve boşluk peşimiz hiç bırakmadı. Biz erken büyürken, büyüklerimizi her görüşte kışa biraz daha yaklaşır bulduk. Telaş, kuşku, kaygı, bekleyiş hayatımızın özeti oldu. Bilinmezlik, umutsuzluk, dinmeyen gözyaşları hayatımızın akışı oldu. Her görüş sonunda kapanan kapıyla kahreden ve bitmeyen bir boşluğa düştük. Gözümüz kulağımız içerden gelecek ‘hastalandı’ haberine kilitli halde, yaşama tutunmaya çalıştık. Her görüş gününde kucaklaşmanın sıcaklığının ardından başlayan çaresizlik içimizi de, yüreğimizi de kararttı. Ancak daha etkilisi ise dizi film izler gibi, kuzuların sessizliğine bürünenlerin duyarsızlığı ve kanıksaması oldu”

     Şimdi söz sırası İndra Gandi’dedir:

     “Eğer bir halk uyuyorsa, onu uyandırmak kolaydır. Eğer uyuyor gibi yapıyorsa, uyandırmak imkânsızdır”.

     Ve son söz Paul Auster’de; “Atatürk olağanüstü bir devlet adamı. Olağanüstü bir lider. Türkiye’yi baştan yaratan eşsiz biri. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra dağılan Osmanlı’dan Türkiye’yi yarattı ve modern dünyaya dâhil etti. 20. yüzyılın en önemli tarihi kişiliklerinden biri bence”.

     Ayarın nedeni bu sözler olmasın sakın!

     İrtifa ve itibar kaybına gelince onu yaşayıp göreceğiz…

**************************************************************

01 Şubat 2012

F r a n s a ‘ d a   T ü r k   İ m a j  ı

Abbas GÖKÇE

Kurucu Meclis ve Danıştay

E. Üyesi

     Paris’te ki bir enstitüde öğrenim görüp de Fransız Danıştayı’nda bulunduğum süre içerisinde Fransa’daki Türk imajını yakından izlemek imkânım oldu.

     O tarihlerde Kıbrıs olayları dolayısıyla Fransız Danıştay’ında bulunan meslektaşlarım ile aramızda sürekli tartışmalar olurdu. Öyle ki hepsinin körü-körüne Rum hayranı olduklarını, Yunanistan’a toz kondurmadıklarını ve Kıbrıs Rumlarının EOKA terör örgütüne bile müsamaha ile baktıklarını üzüntü ile görmüştüm.

     Bir kez yine bu konuda onlarla daha çok sert tartışmalara başladığımızda, durumu fark eden Başkan araya girmiş tartışmanın yumuşamasını sağlamıştı.

     Avrupa’da, özellikle Fransa’da elle tutulurcasına müşahedem o dur ki; maalesef “Türk” kelimesi ile “Barbar” kelimesi üst üste düşünülmektedir. Yani “Türk” deyice akıllarına “Barbar” ve yinen barbar deyince akıllarına Türk kelimesi gelir.

     Önceleri buna çok hayret etmiş ve “niçin” böyle diye üzülmüştüm. Zamanla bulmacayı çözmeğe çalıştım orada…

     Fransız Milli Meclisi’ni gezerken bir tablo dikkatimi çekmişti. “At üzerinde Hun-Türk İmparatoru Atilla ve onun ayakları altına serilmiş Avrupalılar!..”  Tablonun altında da Atilla’nın, - dolayısıyla Türklerin -  barbarlığı yazılı!..

     Bu tabloyu görünce ipin ucunu yakalamıştım galiba!.. Asırların kuyruk acısı…demiştim içimden.

     Meclisinde bile Türk’ü barbar olarak ilân eden bu ülkenin halkı da aynı duygular içinde olduğu için Türk kelimesi ile barbar kelimesini üst üste düşünmez de ne yaparlar?.. Tüm Avrupa da böyle!..

     Bu korku hezeyanına rağmen; Fransızların, Türk’le ilgili olarak dillerinde yer almış bazı deyimler de var: Mesela: “ Bir Türk gibi kuvvetli “ sözü!..” (*)

     Bu söz büyük, küçük, cahil ve münevver herkesin ağzında ve bir atasözü gibi…

Örnek vermek gerekirse:

     ●  Fransa’da bulunduğum sürede; Fransızcamı daha da geliştirmek için sürekli olarak ben Fransızca eserler okumaya başladım. Bunlardan en önemlisi Marcel Pagnol’un tiyatro eserleriydi. Onlardan birisinde:

     “ Çocuk hasta, evdekiler endişe ve telâş içinde…Bir doktor getirirler, evdekiler hasta kapısında beklerken onu muayene edip çıkan doktor.” Telâş etmeyiniz o bir Türk gibi kuvvetli!..” (**) der. İşte münevverleri böyle.

     Şimdi gelelim çocuklara…

     ●  Bir grup Türk arkadaşlarla Fransa’nın Marsilya kentini geziyoruz. Otobüs şoförümüz dönüşte toplantı noktası olarak bir durağı seçti ve dönüş saatinde orada hazır bulunmamızı istedi.

     Belirlenen saatte, istenen durağa gelmiş bulunuyorduk. O sırada durağa yakın bir ilköğretim okulundan çıkan çocuklar sardılar etrafımızı…

     Konuşmaya başladık onlarla…

     Merakla milliyetimizi sordular… Biz de siz bilin deyince bilemediler ve İspanyol, Portekiz, Arap gibi tahminlerde bulundular.

     Biz, kendilerine hayır, hayır… biz Türk’üz deyince hepsi hayretle ve bir ağızdan  Ooo!.. Öyleyse siz çok kuvvetlisiniz!..” bunu bize gösterir misiniz?..dediler.

     Ben de kendilerine; “isterseniz şu arabaya binin sizi şu deniz kıyısına kadar fırlatayım!..” deyince hepsi birden korkup oradan kaçtılar.

     Halkın durumuna gelince:

     ●  Bir zamanlar metroda bir ilân…

     İlânda  iki kişi karşılıklı konuşmakta; biri ötekine :

     - Bir Türk gibi kuvvetli… der, öteki:

     - Bir Türk’ten kuvvetli ne var?..diye sorunca:

     - İki Türk!.. cevabını verir…Ötekinin:

     - Peki bu Türklerden hangisi daha kuvvetli?.. Sorusuna da:

     - Falan şarabı içen!.. der. Bu bir şarap reklâmıymış meğer.

     Fransa’da “Türk” ile ilgili başka bir deyim daha var: Türk kafası yapmak” (***). Bununla da; birisini şamar oğlanı durumuna sokmak, bütün istihza ve alayların hedefi haline getirmek kast edilmektedir.

    Fransa ve Avrupa’nın bu peşin hükmü karşısında; başta Sarkozy olmak üzere, Avrupa’da hiçbir devlet ve Avrupalının; bizim Avrupa Birliği’ne girmemize razı olamaz ve hepsi Ermeni’den yana olup asılsız soykırım iddiasını aleyhimize çevirmektedirler.

    Bu yüzden Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy ve hempaları;1789 Fransız İhtilâli ile Fransa’nın kazanmış bulunduğu, hukukun üstünlüğü dahil, bütün hukuk ve demokratik  değerleri ayaklar altına almış ve utanmadan Ermeni soykırım safsatasını kabul etmeyenlere Fransız Mahkemelerince ceza öngören bir acayip bir yasa çıkarmıştır.

     Neyse ki; Fransa’da aklıselim sahibi olan Vekil ve Senatörler, bu saçma yasayı iki ayrı başvuru ile Fransız Anayasa Konseyi’ne götürme yolunu seçmişlerdir. Bunlar arasında Sarkozy’nin partisinden milletvekilleri ve senatörler de ver. Bundan utansa bari!.. Ne gezer!..Hani meşhur bir ata sözümüz var, Herkesi tenzih ederim:  “ İt utansa tuman giyer!..”

     Sırf, cumhurbaşkanlığı seçiminde, Fransa’da bulunan bir buçuk milyon Ermeni vatandaşının oyunu alabilme sevdası ile Fransa’nın demokratik hukuk değerlerini bir yana itip; bu iğrenç yola başvurarak parlamentolara tarih yazdırma şeytanlığı Sarkozy’nin sonunu getireceğinden kimsenin kuşkusu olmasın

           ------------------------------

(*)        İl est fort comme un Turc

(**)      N’inquietez pas il est fort comme un Turc

(***)     Faire la tête Turc

**************************************************************

26 Ocak 2012

-  Dilimizin En Büyük Hiciv ve Mizah Şairi  -

“ S a b i r “

      □ Hiciv ve Mizah Nedir?..

 

     - Hiciv; İnsanların kötü ya da çirkin yanlarını, kusurlarını ve ayıplarını açıklamak ve göstermek, toplumun acıklı ve gülünç yönlerini ele alarak alaylı bir ifade ile anlatmaktır. Taşlama ve eleştiri de aynı anlamı taşır.Bunlar düz yazı veya şiir şeklinde olabilir.

 

     - Mizah ise;, hayatın güldürücü yönünü ortaya çıkaran bir sanat türüdür. İnsanı gülmeye sevk eden resim, karikatür, konuşma ve yazı sanatıdır. Mizah eserleri sadece şaka, güldürme maksadıyla söylenip, yazılıp, çizildiği gibi belli fikirleri ifade etmek için de ortaya konulabilir.

 

      İşte bu iki edebi sanatı birden nefsinde cem eden  Azeri-Türk Şairi Mirze Elekber Sabir; hiç kuşkusuz Türk Dilinin bu konularda en büyük temsilcisidir. Dünyada da emsalsiz olduğu bir gerçektir. Ne yazık ki; Azerbaycan’ın, asırlar boyunca Rus esaretinde kalması ve dünya ile iletişim noksanlığı sebebiyle Türkiye ve dünyada çok fazla tanınmış olduğu söylenemez.

 

     Tarih boyunca, çok değerli hiciv ve mizah üstatlarımız bu vadide çok değerli ürünler sergilemişlerdir. Mizah ve hiciv çok zor bir sanattır. Bunların çok önemli olması gereken  bir vasfı edepli ve edebi olması gerektiğidir Fikir, ya da düşünceye muhalefette hedef onlar olmalıdır, şahıslar değil!..

     Divan Edebiyatı'mızda hiciv pek gelişmiş bir şiir türü sayılmaz. Bu akım içinde en büyük hiciv şairleri olarak Bağdatlı Ruhi ve Nef'i' yi sayabiliriz.

     Dilimizde tanınmış ve çok değerli hiciv ve mizah şairlerimiz vardır. Ziya Paşa, Namık Kemal, Şair Eşref,Nazım Hikmet,Neyzen Tevfik, Refik Halit Karay, Arif Nihat Asya, , Ercüment Ekrem Talû,, Fâzıl Ahmet Aykaç, Orhan Seyfi Orhon, Yûsuf Ziyâ Ortaç, Refik Halit Karay, Ercüment Ekrem Talû bunlardan     bazılarıdır.

 

   □ Sabir Kimdir?

  - Meşhur tarihçimiz Prof. Dr.İlber Ortaylı’ya Göre “Sabir; Kısa ömrüne rağmen, Hophopname´de bir araya   getirilen şiirleriyle, pek çok yorumcuya göre Fuzuli´den sonra Azerbaycan´ın yetiştirdiği en önemli şairdir."

 

        Sabir ve şiir…
     Sabir, şiiri toplumun buyruğuna vermiştir. Onun şiirlerinde toplumun tüm dertlerini ve sıkıntılarını görürsünüz. O gerçek bir toplumcu ve kuşkusuz inanmış bir insandır; İslâm dinine gayet saygılıdır. Ancak ham sofuların din adına yaptıklarından acı, acı şikâyette şiirlerinde... O, mezhep ayrılıklarından dolayı da Türklerin birbirine düşmesini kınar

 

     Sabir ve birlik…
     
Sabir’de çok sağlam, çok derin bir tarih ve millet şuuru vardır. O, Türk tarihinin bütünlüğünün farkındadır. Azerbaycan’ı bu bütünlük içinde değerlendirir. Türklerin ayrı ayrı adlarla, sıfatlarla parçalanmasına, birbirine düşman olmasına karşı çok üzgündür. O, dilin; birlik için en önemli etken olduğunu bilmektedir. Türkçe yazmayan, Türkçe konuşmayan aydınlara çok çatar şiirlerinde

      - Keskin mizahını Rusya´dan Osmanlı´ya, medrese mollalarından Batı özentilerine dek kimseden esirgemeyen Sabir, İlber Ortaylı´nın sunuşu’ndaki ifadeleriyle; O,"sıradan Azerbaycanlıdaki renkli mizahi ifadeyi" ve "milli hayatın   folklorik özelliklerini" "en yüksek seviyede temsil eden","Ortadoğu modernleşmesinin  tipik öncülerinden biridir.       

     -  Sabir, “İslâm dünyasında halkın topladığı bağış ile heykeli dikilen  ilk büyük adamdır.”                                                                                                                                         

      Batı âleminin “satir” dedikleri hicvin satirik en güzel şiirleri, Sabir’in “Hophopname” sinde yer almıştır. Bu şiirler, mizahın, özellikle hicvin yetkin kullanımına iyi örnekler sunuyor. O şiirler devrimci, demokratik, çağdaş, halkçı ve gerçekçi yönleriyle, Azerbaycan şiirinin yenilikçi ve batılı yönlerini geliştirmiştir.

       Sabir’in ilk şiirleri, çağdaşlaşmayı savunan anlayışıyla dikkat çeken “Molla Nasreddin’  dergisinde yayımlanmıştı.”

       Geriliği, tutuculuğu ve cehaleti yeren bu satirik şiirler ateş gibi yakıcıydı ve Azeri şiiri tarihinde yeni bir devrin başlangıcı oldu.

 

       O,Türklüğün birlik ve beraberliğini istemiş; cehaletle kıyasıya alay etmiş, Türk Milletinin çağın ilerisinde bir zihniyete kavuşmasını dilemiştir   . Onun ince alayı, cehalete fırlattığı oklar, birliğe susamış mısraları, günümüz Türk Dünyasının her halde en fazla ihtiyaç duyduğu düşüncelerdir.

       O, mezhep ayrılıklarından dolayı Türklerin birbirine düşmesini kınar ve kendi milletimizin başına engel insanlarız diye, dertlenir:

      Sabir’de çok sağlam, çok derin bir tarih ve millet şuuru vardır. Türklerin ayrı, ayrı adlarla, sıfatlarla parçalanmasını, birbirine düşman olmasını kınar O, dilin birlik için en önemli unsur olduğunu bilir.

      Farsça’nın bir “aydın dili “, bir edebiyat dili olmasına meydan okuyan; bölgesindeki Ruslaştırma çalışmalarına karşı çıkan Sabir, her fırsatta Türkçe’nin büyüklüğünü dile getirir. Halkın konuştuğu Türkçe ile yazar. Halkın sözlerini, deyişlerini, şivesini şiirlerinde kullanır.                          

      Sabir, Türklüğün eğilmez başı ve bilge kardeşidir. O, tüm Türk dünyasının gelmiş, geçmiş en büyük hiciv ve mizah şairidir.

 

      Sabir, şiirlerini HOPHOPNAME adlı kitapta toplamıştır. Bu eseri, 1975 yılında rahmetli arkadaşım Prof. Dr. A. Mecit Doğru, Rus (Kiril) harfleri ile yazılmış bir örneğinden Türk Alfabesine çevirerek yayımlamıştır. Bu kitaptaki değerlendirmelere göre Sabir:

    

       Dili:

        Sabir, yaşadığı devrin bir gereği olarak hicivlerinde  - istemese de – biraz fazla Farsça kelime kullanmıştır. O devirde, Osmanlılarda olduğu gibi; Farsça bilmeyen ve yazmayana aydın gözüyle bakılmazdı.

       Onun Türkçesinde üç şiveye rastlanır: “Bakû” , “Halk” ve “İstanbul” şiveleri…Bundan ötürü, “Türkçe” bir kelimeyi bu üç çeşitli şivelerle kullandığı görülür.Örneğin:

        (Öv = Ev) , (arvad = övret) ,  (sora = sonra) , (molla = molda) , (Sene = sana) , (mana = bana) , (olara = onlara)

 

    Hicvi:

    Sabir’i Sabir eden ve ötekilerden ayıran onun hicivleridir. O halkın duygu ve düşüncelerini en iyi bir biçimde dile getirmek ve karikatürize etmek için halkın mahalli şivesinin zorunlu olduğunu keşfeden ve bunu uygulayan yegâne şairdir.

     Bunun için hiçbir art niyeti bulunmaksızın sadece sanat yapmak amacıyla o şiveleri kullanmış ve bu kadar başarılı olan başka bir şaire rastlanmamıştır.                

     Sabir’in, bir üstünlüğü de; onun halk şivesini ve argoya kaçan mahalli ifadeleri ilk defa kültürlü ve güçlü bir sanata sahip bir kişi tarafından kullanılmış olmasındadır.

 

     Milli ve Dini Görüşü:

     Sabir İslâmlığın  dejenere olmasına tahammül edemez ve tutuculuğa şiddetle karşı çıkar.Kafkasya’da Müslüman halkın yaptıklarına dayanamayarak feleğe sitem eder. İslâm dünyasının uykuda olduğuna hayıflanır.

     Milli duyguları çok güçlüdür, milli dâvalarını şiirlerinde dile getirir Mezhep ayrılıklarına çok kızar ve mezhebin milli duyguları parçalayıcı bir unsur olduğunu savunarak milleti uyandırmak ister. Milliyetin bozulup Ruslaşmaya gidişe çok içerler.

     Türk dilini savunur ve Türkçe konuşmayan ve yazmayan sözde aydınlara şiddetle çatar.

     Türk dünyasının bölünüp, parçalanıp biri birine düşmesine çok üzülür.Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu bunalıma hayıflanır ve kalbinin Anadolu için çarpmış olduğu anlaşılır.

     Sabir’de çok sağlam, çok derin bir tarih ve millet bilinci vardır. Türklerin ayrı, ayrı isim ve sıfatlarla parçalanmasını, birbirine düşman olmasını şiddetle eleştirir.

   

    □  Sabir’in Hayatı:

    Mirze Elekber Sabir (Mirza Ali Ekber Sabir); 1862 yılında, Azerbaycan’ın Şamahı şehrinde doğmuştur.Sekiz yaşında medreseye verilen Sabir o yaşta ilk şiirini yazmiştır; “Orucu tuttum iramazanda / Galdı iki gözlerim kazanda / Mollam da döyür yazı yazanda. “

    12 yaşında özel bir okulda öğrenimine devam etmiş ve bir iki yol sonra Farsça ve Türkçeyi öğrenmiş,fakat daha ileri gitmesine izin vermeyen babası onu ticarete alıştırmak için okuldan alarak kendi dükkânında çalışmasını istemiştir.

    Buna rağmen ticaret hayatından hoşlanmayan Sabir;  yine kendini okuyup, yazmaya vermiştir. Bu yüzden, babası tarafından sık, sık azarlanması ve şiir defterinin yırtılması üzerine oradan ayrılıp Horasan’a gitmek istemiş, fakat babası engelemiştir.

       

    Muharrem ayında “Kerbelâ”  vakası için  yazdığı mersiyeler yanında güzel ve nükteli konuşmaları, hazır cevaplılığı ile; babası,  şehir halkı ve âlimler üzerinde geniş etki yaparak dikkatleri üzerine çekmiştir.

    Şair 23 yaşında, Horasan için seyahate çıkınca; Meşhet, Nişabur, Semerkant ve Buhara yörelerini görüp, tanıyor. Fakat kolera salgını baş gösterince Şamahı’ya dönmek zorunda kalıyor. Sonra Kerbelâ’yı ziyaret ediyor.

 

    Sabir, kasaplardan aldığı kuyruk yağından sabun yaparak hayatını kazandığı halde, arta kalan zamanlarını yine kitap okuyup, şiir yazmaya veriyor.

    1911 yılında tanıştığı ( Abbas Sıhhat ve Muhammet Tarrah) adındaki iki hemşeri şairle boş zamanlarında buluşur; Türkçe ve Farsça gazeller okur ve irticalen şiirler söylerlermiş bir birine…

     Sabir şiirlerini; başta “Molla Nasrettin” olmak üzere, “Hayat”, “Rehber”,Debistan” , “İrşat” , “Güneş” , “Sada”, “Yeni Hakikat” ve “Malûmat” …gibi gazetelerde yayınlamıştır.

     İleri görüşleri nedeniyle tutucu Şamahı halkının, Sabir’e  günden, güne artan düşmanlığı o dereceye varmış ki; kasaplar onu “kâfir “ve “Babı” ilân ederek artık ona kuyruk satmamışlar ve bu yüzden şair, artık sabunculuk mesleğini terk etmek zorunda kalmıştır.

 

     Bundan sonra bir öğretmenle birlikte “Mektebi Ümit” adında bir okul açtığı halde bu yoldan da hayatını kazanamadığı için şair Bakû’ya göç eder. Orada “Neşri Maarif”  Derneği’nde Farsça ve şeriat öğretmenliği yapar. 

     1911 yılında bir karaciğer hastalığına yakalanan şair, durumunu çok samimi arkadaşı olan Abbas Sıhhat’a şu acıklı beyitlerle haber vermiştir:

 

     Arizi gamlar elinden yüreğim şişmiş idi, / Zannederdim edecektir ona çare ciğerim. / Bahtı menhusuma bak, ben bu temennada iken, / Şişmeğe başladı imdi yüzü kare ciğerim. “

      Hastalığı gittikçe artan Sabir, Bakû’dan Şamahı’ye döner. Burada Molla Nasrettin Dergisi yöneticeleri tarafından tedavi edilmek üzeren Tiflis’e gönderilir. Orada bazı doktorların ameliyat teklifini kabul etmez.

      Hastalığı daha şiddetlenince yine arkadaşı Abbas Sıhhat’a şu mektubu yazıyor:

 

    “ Kardeşim Sıhhat,

     Mektubun yetişti. Evden ve uşaklardan bir endazeye çen nigeranlığım ref oldu.(1) Kaldı ki benim ahvalim, sabıkta sana mektup yazdığım halde imdiki halden bin defa yahşırak idi. Özüm, öz bedbahtlığıma bais oldum.Doğrusu Mirze Celil ve Halide Hanım cenaplarının hadden artık(2) iltifatlarından hicalet çektiğime göre, çalıştım ki belki bir az tez sıhhat tapım(3) .Daha da hastalığım şiddet eyledi. Böyle ki burada bir nefer “ Kandemirof “ adlı doktor var. İran konsolosunun mahsusi  hekimidir. Osmanlı Türkçesi ile gözel danışır, gettim onun yanına, beni muayene etti. Soruştu ki kimden ilâç edirsen? Dedim: Doktor Kasparyas tan. Dedi: Kasparyans iyi bir doktordur, lâkin bir kadar ihtiyarlanmış. Doğrusu onun bu ibaresi gayette benim hoşuma gitti. Türklere muhabbetimin kesretinden hayal ettim ki bu adamın danışığı yanız bana ilâçtır!..” 

 

     Sabir bir süre sonra Şamahı’ya döner. Hastalığının ona verdiği ıstırabı şu beyitle ifade etmiştir:

    “ İsterem ölmeği men, leyk kaçır mennen ecel; / Gör ne bedbahtım, ecelden de gerek naz çekem!..”

     Ve nihayet o, 12 Temmuz 1912 de vefat ediyor. Nur içinde yatsın.

          

     Sabir’in büyüklüğünü ve niçin dilimizin en büyük hiciv ve mizah şairi olduğunu elle tutulurcasına göstermek için; onun “Nemelazımcılığı “ konu alan:

                   

“ Millet Nece Târac Olur Ne İşim Var? “ şiirini;

 

Sözde Müslümanlardan niçin korktuğunu anlatmak için:

“ Gorğuram “ adlı manzumesini;

 

 Ve Milletin işçiye bakışını gösteren:

“ Bakı Fehlelerine “adındaki hicvinin bir kısmını iyice anlayarak okumak yeter,

 

 İşte hizalarına, bu günkü Türkçe ile anlamlarını da yazdığım o şiirleri:

- Şiirin Adı - - Anlamı -
Millet Nece Târâc Olur Olsun, Millet Nasıl Yağmalanırsa
Ne İşim Var?! Yağmalansın Bana Ne, Nemelâzım?!
Millet nece târaç olur olsun, ne işim var Millet nasıl yağmalanırsa yağmalansın,bana ne, neme lâzım. Düşmanlara muhtaç olursa olsun, bana ne nemelâzım ?!
Düşmenlere möhtâc olur olsun, ne işim var?!
Goy men tok olum, özgeler ile nedi kârım Yeterki ben tok olayım, başkalarından bana ne? Bütün dünya aç olursa olsun, bana ne,nemelâzım?
Dünya vü cahan ac olur olsun, ne işim var?!
Ses salma, yatanlar ayılar, goy hele yatsın Ses etme, uyuyanlar uyanır, bırak hele uyusunlar, Sakın kimse uyuyanları uyandırmasın.
Yatmışları razı değilem kimse oyatsın,
Tek-tek ayılan varsa da Hak dadıma çatsın, Tek tük uyanan varsa da Allah imdadıma yetişsin. Ben selâmette olayım da bütün dünya batarsa batsın.
Men salim olum, cümle cahan batsa da batsın
Millet nece târaç olur olsun, ne işim var Millet nasıl yağmalanırsa yağmalansın,bana ne, neme lâzım. Düşmanlara muhtaç olursa olsun, bana ne nemelâzım ?!
Düşmenlere möhtâc olur olsun, ne işim var?!
Salma yâdıma söhbet-i târih-i cahâni Cihan tarihinin sohbetini hatırama getirme.
Eyyâm-i selefden deme söz bir de, füâni Cihan tarihinin sohbetini hatırlatma.
Hâl ise getir meyil eleyim dolmani, nâni Hazırsa, getir ben yiyeyim dolma ile ekmeği Geleceği görmeye ne gerek var, ömür fanidir
Müstekbeli görmek ne gerek, ömrdü fâni;
Millet nece târâc olur olsun, ne işim var?! Millet nasıl yağmalanırsa yağmalansın,bana ne, neme lâzım. Düşmanlara muhtaç olursa olsun, bana ne nemelâzım ?!
Düşmenlere möhtâc olur olsun, ne işim var?
Övlâd-i veten goy hele âvâre dolansın Vatan evlâdını bırak da avare dolansın,
Çirkâb-i sefâletde eli, başı bulansın, Sefaletin kirli suyuna eli, başı bulansın
Dul övret ise sâile olsun, oda yansın Dul kadın ise dilenci olup, ateşe yansın
Ancag menim avâze-yi şa'nim ucalansın; Ancak benim şanım, şöhretim artsın.
Millet nece târâc olur olsun, ne işim var?! Millet nasıl yağmalanırsa yağmalansın,bana ne, neme lâzım. Düşmanlara muhtaç olursa olsun, bana ne nemelâzım ?!
Düşmenlere möhtâc olur olsun, ne işim var?
Her millet eder sehfe-yi dünyade terekkî, Her millet dünyanın bir safhasından ilerleme kaydeder.Her biri yurt yolunun bir menzilinde Ilerler. Eğer uykuda benim de aklıma ilerleme gelirse gelirse biz de rüya aleminde terakki ederiz.
Eyler here bir menzil-i me'vâde terekkî,
Yorğan-döşeğimde düşe ger yâde terekkî
Biz de ederik âlem-i röyâde terekkî
Millet nece târâc olur olsun, ne işim var?! Millet nasıl yağmalanırsa yağmalansın,bana ne, neme lâzım. Düşmanlara muhtaç olursa olsun, bana ne nemelâzım ?!
Düşmenlere möhtâc olur olsun, ne işim var?
- Şiirin Adı - - Anlamı -
GORĞURAM KORKUYORUM
Pay-i piyade düşürem çöllere Yaya olarak bazen kırlara gidip, dikenli çalı görüyorum, korkmuyorum
Ğar-i müğilan görürem gorğmuram.
Seyr edirem berr ü bîyabanları, Uçsuz, bucaksız çöllerde geziyorum, guliyabanî görüyorum, korkmuyorum.
Gul-i bîyaban görürem gorğmuram.
Gâh oluram behrde zövregnisin Bazen denizde kayıkla dolaşıyorum; dalgalı tufan görüyorum, korkmuyorum.
Dalgalı tufan görürem gorğmuram.
Gâh çığıram sahile, her yanda min Gâh sahile çıkp, her tarafta binlerce nağra atan vahşi görüyorum,  korkmuyorum.
Vehşi-yi gürran görürem gorğmuram.
Gâh şefegtek düşürem dağlara Bazen şafak gibi, dağlara inip ateşli volkan görüyorum. korkmuyorum.
Yangılı  vulkan görürem, gorğmuram.
Üz goyuram gâh neyistanlara, Kamışlıklara yolum düşünce bazen, bir sürü aslan görüyorum, korkmuyorum.
Bir sürü aslan görürem, gorğmuram
Menzil olur gâh mene viraneler Kimi zaman viraneler bana mesken olur, cin görüyorum, insane görüyorum, korkmuyorum.
Cin görürem, can görürem gorğmuram.
Harici mülkünde de hetta gezib Hatta dış ülkelerde gezip, çok tuhaf   insan görürem korkmuyorum.
Çoğ tuhaf insan görürem gorğmuram.
Leyk bu gorğmazlıg ile, doğrusu Lâkin bu cesaretimle doğrusu eykardeşim, ey ağabeyim vallahi, billahi, tallahi nerede bir Müslüman görsem korkuyorum!..
Ay dadaş, vallahi, billahi, tallahi,
Harda müsalman görürem gorğuram Sebepsiz korkmuyorum; bunun bir sebebi var; yok olmuşların, hep fikrlerini kan, kan görüp, korkuyorum
Ay dadaş, vallahi, billahi, tallahi,
Harda müsalman görürem gorğuram
Bîsebeb gorğmayıram, vechi var:
Fikrini gan, gan görürem, gorğuram
Gorğuram, gorğuram, gorğuram Korkuyorum...Korkuyorum!..Korkuyorum!..
- Şiirin Adı - - Anlamı -
B A K I   F E H L E R İ N E B A K Û  İ Ş Ç İ L E R İ N E
Bu çerhi felek tersine devran edir indi Şu feleğin çarkı tersine dönüyor şimdi
Fehle de özün dağili insan edir indi İşçi de kendisini insan sayıyor şimdi!..
Olmaz ki her emre dehalet ede fehle Zenginin bulunduğu yerde, işçinin
Devletli olan yerde cesaret ede fehle. rahatça nefes alıp da her şe karışması
Asude nefes çekmeye halet ede fehle. İşçi hakları üstüne düşmanlik etmesi
Yâinki hügug üste edevat ede fehle… doğru değil!..
Bu çerhi felek tersine devran edir indi Şu feleğin çarkı tersine dönüyor şimdi
Fehle de özün dağili insan edir indi İşçi de kendisini insan sayıyor şimdi!..
Fehle, mene bir söyle, neden hörmetin olsun Bana söyler misin işçi neden sana hürmet edilsin? Peki niçin söz söylemeğe kudretin olsun?
Ahir ne sebep, söz söylemeye kudretin olsun Vazgeç bunlardan,  sen zenginlere hizmet et, az ya da çok sana verdiklerine minnetin olsun.
El çek bala, dövletlilere hidmetin olsun;
Az, çog sene verdiklerine minnetin olsun
Bu çerhi felek tersine devran edir indi Şu feleğin çarkı tersine dönüyor şimdi
Fehle de özün dağili insan edir indi İşçi de kendisini insan sayıyor şimdi!..

(1)Ev ve çocuklara dair endişem bir dereceye kadar gitti  (2) Haddinden fazla (3) Bir an önce iyileşeyim

                            

**************************************************************

21 Ocak 2012

“ H e p i m i z   E r  m e n i  y i z “

Abbas GÖKÇE

Kurucu Meclis ve Danıştay

E. Üyesi

           “ Hepimiz Ermeni’yiz”  diye pankart açıp da yürüyen zihniyetedir sözüm:

-   Ey Ermeli oğlu Ermeniler, siz ne zamandan beri Ermeni’siniz!?.. Ananız bir Ermeni ile yattı da mı siz Ermeni doğdunuz, yoksa ana, baba ve doğma, büyüme mi Ermeni’siniz!?..

    Öyleyse, söyler misiniz:

-   Osmanlıların, kendilerini baş tacı etmesine rağmen; nankörlük ve ihanet içinde 1915 tarihinde Türklere soykırım uygulayan Ermeniler de sizin dedeleriniz mi?..  O, ihanet ve soykırımda, dolaylı da olsa  sizin de katkınız var değil mi?

-  Talât Paşa’ya suikast yapan Ermenilerle olan yakınlığınızı da açıklar misiniz?

-  Bunca elçi, konsolos ve hariciye mensuplarımızı barbarca şehit eden Ermenilerle yakınlığınızı da açıklar mısınız?

-  Bu gün Anayasasında Ağrı Dağı ve Türkiye’nin birçok illerini de Ermenistan sınırı içinde gösteren Ermenilerle akrabalığınızı,soyunuzu ve sopunuzu da açıklar mısınız?..

-  Dağlık Karabağı’n Hocalı Kasabasında Azeri’lere soykırım yapıp binlerce  Türk’ü katleden, yaralayan, gözlerini oyan, kulaklarını kesen, ırzına geçen. gebe kadınların karınlarını deşen de siz misiniz, yoksa akrabalarınız mı? Söyleyin ey Ermeniler!.. Söyleyin ey Ermeni olanlar!...

      Hrant Dinç’in, örgütlü bir biçimde kalleşçe katledilişini, vicdan ve aklı selim sahibi olan hiçbir Türk tasvip etmedi, üstelik bundan dolayı çok üzüntü duydu.

      Orijini ne olursa olsun; o Türkiye’de doğup, büyümüş, bir Türk Vatandaşıydı. Türkiye’de, ona acımayan, üzülmeyen var mıydı?.. Yok!.. Bunlar birer gerçek.

      Ama, dönüp de Ermeni olmakla onun yası tutulmaz; ancak senin ciğerinin kaç para olduğu ortaya çıkar meydana… O kadar!..

      PKK tarafından bir Mehmetçik şehit edildiğinde herhangi bir Ermeni topluluğun bir araya gelip de “Hepimiz Türk’üz “ diyebileceklerini düşünmek şöyle dursun, belki de bayram havaları çalıp, oynarlar.

      Mehmetçik şehit olunca ancak haber vermekle yetinen yerli medyanın Hrant için bu kadar vaveylâ koparmasına ne dersiniz?..Hrant konusundaki haberlere Ermeni müziği ile başlamış olan bu medyanın Mehmetçiklerin şehit düştüğü günlerde oyun havaları çalmasına ne buyrulur?

      Öyle bir hale getirdiler ki bu gün dünyanın her yerinde bulunan her Ermeni azılı bir Türk düşmanı kesildiler. Bütün devletleri, Türklerin Ermenilere soykırım yaptı yalanına inandırmak ve bu konuda gülünç yasalar çıkarttırmak için akla, hayale gelemeyecek kadar çirkin faaliyetler içinde bulunmaktadırlar.

      Ve maalesef Türk ve Müslüman karşıtı olan bazı sözde devletlere de bu konuda tarihi, “tarihçiler yazar” gerçeğini göz ardı ederek parlamentolarından hakka, hukuka, adalete ve hukuk mantığına sığmayan komik yasalar çıkarttırdılar

      Son gülünç oyun 570 parlamenter sayısı bulunan Fransız Milli Meclisinde oynandı, 36 oyla komik bir yasaya imza attılar ve bu yasa şimdi Fransız Senatosunda yoğun eleştirilere sebep oldu.

       Hazırlanmakta olan gülünç tasarıya göre; “Türkler Ermenilere soykırım yapmadı “ demek yasak, buna uymayanlara bir yıl hapis ve ayrıca para cezası verilir.

       Eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi yüce ilkeler uğruna koskoca Fransız İhtilâli’ni gerçekleştiren Fransız Devleti’nin düşmekte olduğu bu zavallı, aciz, çirkin ve iğrenç duruma bakar mısınız?..

      Soykırım iddialarına gelince; Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iddiası tamamen uydurma ve yalandır. Aslında soykırımı yapan Türkler değil Ermenilerdir. Nasıl mı?

      Osmanlı İmparatorluğu Rusya ve müttefikleri ile bir ölüm, kalım savaşı içinde…

      Osmanlı kendilerine imtiyazlı vatandaş imkânı vermiş olmasına rağmen; savaş içinde bulunan  Osmanlıyı, Ermeniler, düşmanları ile işbirliği yaparak arkadan ve içerden vurmakta…Ermeni çeteleri  her yeri basmakla, Türkleri öldürüp, köyleri, evleri yakıp yıkmakta… Osmanlı çaresiz!..

      En sonunda çıkar bir yol bulunur “Tehcir Kararnamesi”  ile Ermeniler, Suriye ve ırak’a zorunlu bir göçe tabi tutulur… Mevsim kış, ulaşım imkânları kısıtlı… Yol uzun, eşkıya ve hastalıklar var…

       İşte bu şartlar içinde zorunlu göçe tabi tutulan Ermeniler; yollarda eşkıya, hastalık ve mevsim şartları yüzünden çok büyük zayiat vermişlerdir.

      Öte yandan köyler, kasabalar basan, evler yakan, katliam yapan Ermeniler de bu çatışmalarda Türkler gibi, büyük kayıplar vermişlerdir. İşte soykırım dedikleri bu çatışma ile yollarda verilmiş olan büyük kayıplardır.

      Gerçekten Osmanlılar değil de; Ermeniler bu iç ihanet ve baskınlar sebebiyle Türklere soykırım yapmışlardır. Bunu tarihi belge ve gerçekler, açıkça ortaya çıkarmıştır.

      ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı olan Bruce Fein: “Beyaz Saray’da araştırmalar yapmış ve Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiğini ortaya çıkartmıştır.

      Bu kişi, günlerde bu konudaki beyanatında; “Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyorlar…” dedi.

      ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını da yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirirken Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu , Reagan’ın başkan olduğu 1981 yılında bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların gerçek dışı olduğunun belgelendiğini söyledi.

       Ayrıca Fein Ermeni soykırımı konusunda açıklamalarında şunları da belirtmiştir:

      “Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir.  Orada azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürmüşlerdir.”

       “Buna rağmen, Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında gerçekten Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlılara saldırmış ve toplam olarak 2 milyon civarında Türk’ü katletmiştir.”

      “O tarihlerde Ermeni kayıplarının ise ancak 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlanmıştır. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir.Bu saldırı ve ihanetlerin karşısında Osmanlı da kendisini savunmuştur.”

      “Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük bir getiri sağlıyorlar. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor.”

      “Ermeniler, bütün ısrarlara rağmen kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacaktır”

      Benim Türklüğüm, en büyük övünç kaynağımdır. Bunu Anayasamızdan çıkartmak isteyen zihniyet ile beni de dahil ederek, tüm Türkler adına “ Hepimiz Ermeni’yiz  “ diyen zihniyete lânet olsun.

**************************************************************

19 Ocak 2012

Masanın Ayakları Sallanıyor

                                                                                      NEŞE DOSTER

Günün sorunları ve benim sorularımla önce konu başlıklarına bakalım;

Yoksulluk sınırında yaşayanların oranı ülke nüfusunun beşte birine yaklaşıyorken,

icralardaki dosya sayısı hızla artıyorken, ülkemizin dış borcu 300 milyar doları aşmışken bizi yönetenlere bu başlıklar ne ifade ediyor?

Avrupa’nın en pahalı elektrik ve akaryakıtını biz kullanıyorken, dünya insani gelişmişlik raporunda 187 ülke arasında 92. sırada yer alıyorken, 75 milyonun ortalama eğitim süresi 4 yıl iken büyüklerimiz ne gibi önlemlere başvuruyor?

Nüfusun yarısının sosyal güvenceden yoksun oluşu, kadına yönelik cinayetlerin hız kesmeden artışı, boşanmaların rekora doğru koşuşu, ülke genelindeki her üç evlilikten birinin erken evlilik oluşu sorumluluk makamının ne kadar ilgilendiriyor?

130 bine yaklaşan tutuklu ve hükümlü sayısının batı basınına manşet oluşu, ithalatın yüzde kırklarda, ihracatın yüzde yirmilerde seyredişi adalet ve ekonomi bakanlarınca ne anlama geliyor?

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörü, 215 bin liralık arabası için;  “İnsanla giyimiyle karşılanır, konuşmasıyla uğurlanır” diye açıklama yaparken, arabasının markasıyla da “bilimsel kimliği” tartılır mı demek istiyor?

Adında kadın olmayan ama kadından sorumlu olan bakan Fatma Şahin “Artık öyle iki şahitle evlenmek yok, 11 yaşındaki 8 aylık hamile çocuk için Ağrı valisini aradım, doğumdan önce resmi nikâh kıyılsın istedim” diyerek 9 şahitli nikâhları mı işaret ediyor?

TBMM başkanı Cemil Çiçek, “Kendi anayasası için görüş belirtmeyen üniversitelere, örgütlere ve vatandaşlara kızıyorum” diyerek yüreklere gülsuyu mu serpiyor?

Diyanet işleri başkanlığı tarafından yarıyıl tatili için Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı tüm okullarda öğrenci, veli ve öğretmenler için özel umre turları organize edilerek, eğitimin dinin emrine mi sokulduğu alenen ifade mi ediliyor?

Milli Eğitim Bakanlığı Orta Öğretim Genel Müdürlüğü 81 ilin milli eğitim müdürlüklerine gönderdiği yazı ile 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nın sadece okullarda kutlanmasını isteyerek, diğer ulusal bayramlara getirilecek ince ayarlara yeşil ışık mı yakıyor?

Şehircilik bakanı; “Allahın izniyle Trabzon’a kupayı getirmek için ince ayar çalışma yapıyoruz” şeklinde açıklama yaparak ne kadar tarafsız olduğunu mu kanıtlıyor?

Ve son noktayı başbakan; “Edirne’den Kars’a, Hakkâri’den Muğla’ya her ilde, ilçede, belde ve köylerde devletin şefkati, sıcaklığı, kucaklayıcı, gözetici tavrı hâkim kılınacaktır.” Şeklindeki açıklamasıyla artık gerçekten değiştiğini mi işaret ediyor?

Arap baharı derken dağlarına bahar gelmiş memleketimizin de haberimiz mi yok?

**************************************************************

16 Ocak 2012

İstiklâl Marşımız ve Mehmet Akif

 

Abbas GÖKÇE

Kurucu Meclis ve Danıştay

E. Üyesi

     Türkiye’de 23 Nisan 1920 günü Meclis açılmış ve İstiklal Harbi başlamış…Ordularımız, Anadolu'yu işgal edenlerle savaşıyor. Yunan ordusu Ankara yakınlarına kadar ilerlemiş. Meclis bu ortamda, yeni kurulan Türk Devleti için bir İstiklal Marşı hazırlatmak istiyor. 1920 yılı sonlarında bu amaçla bir şiir yarışması açılır.

     İstiklâl marşımızın güfte yazarı olan ve Burdur Milletvekili olarak Meclise katılan  Şair Mehmet Akif,  Meclis'in  açtığı bu yarışmaya katılmaz.  

     Katılımcılara altı ay süre verilir. Bu süre içerisinde İstiklâl Marşı yarışmasına 724 şiir gönderilir. Milli Eğitim Bakanlığı, bu şiirleri değerlendirmek için bir komisyon kurar. Gönderilmiş bulunan  724 şiir teker, teker  incelenip, içlerinden seçilen altı şiir  Meclis Matbaası tarafından bastırılıp, milletvekillerine dağıtılır.

     Ancak  bu müsabaka sonucu, yarışmaya katılan  724 şiirden hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca o sırada Milli Eğitim Bakanı olan Hamdullah Suphi Bey, ünlü şairimiz Mehmet Akif Ersoy' dan da bir şiir  yazmasını ister.

     Kazanacak şiir için, o zaman çok büyük bir para olan 500 lira ödül konulmuştur. Bundan da hoşlanmayan Mehmet Akif; "Ben  milletvekili olduğum için bu  müsabakaya katılmam” , isterseniz ayrıca bir şiir yazıp size veririm" der.

     Olumlu cevap alınca Mehmet Akif, evine kapanıp,bu şiiri yazmaya başlar ve "Kahraman ordumuza" ithaf eder.  Şair, şiiri yazıp, bitirdiğinde, Milli Eğitim Bakanlığına  teslim eder ve.böylece yarışmaya 7. şiir de katılmış olur.

     Müsabaka sonuçlanır. Mehmet Akif Ersoy’un şiiri birinci seçilir. Ve bu şiir, Meclis kürsüsünden Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey tarafından büyük bir coşkuyla okunur. Büyük bir tezahürat ve alkışlar  arasında, o şiir, Mecliste oybirliği ile, İstiklal Marşı olarak kabul edilir.Tarih 12 Mart 1921

     İstiklal Marşı şiiri kabul edildikten hemen sonra, kürsüden bir kez daha okunur ve bütün milletvekilleri bu kez ayakta dinler. Meclis yetkilileri birkaç gün sonra Mehmet Akif Bey'e 500 liralık para ödülünü vermeye giderler.Sırtında bir paltosu bile bulunmayan Mehmet Akif o parayı almayı reddeder ve der ki;                     

     “Ben müsabakaya girmedim. Bu para benim hakkım değildir ve bana ait değildir" .Meclis yetkilileri ısrar eder ve "Bu parayı kasamızda tutamayız. Siz alın, isterseniz bir yere bağışlayın" derler.Mehmet Akif de bunun üzerine parayı alır ve hastanede yatmakta olan gazilerimize bağışlar.

     1982 Anayasasından önceki anayasa metinlerinde Atatürk ve İstiklâl Marşı yoktu. Danışma Meclisi olarak; Türkiye’nin yüz akı olan Atatürk ile, sözleri granitten bir milliyet abidesi olan İstiklâl Marşımızı Anayasaya biz koyduk. Bu Anayasa’da Kars Üyesi olarak benim de imzam bulunduğu için iftihar ederim.

     Bu yalın gerçekler karşısında;  Kürt açılımı isteyen ve onun gibi düşünenlerin; yeni Anayasa hazırlama çalışmaları içinde   “ İstiklâl Marşı “ mızı yeni Anayasadan  çıkarma girişimleri büyük bir gaflet olacağı gibi, ona imza koyacaklar için de yüz karası olacaktır.

     İşte, her Türk’ün kalbinde granitten bir abide olarak yükselen istiklâl marşımız.

İ S T İ K L Â L   M A R Ş I

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakka tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi ser haddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana vâdettiği günler hakkın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden nâşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakka tapan, milletimin istiklal!

Mehmet Akif ERSOY


     Mehmet Akif Ersoy 1873 yılında İstanbul’da doğdu. 27 Aralık 1936’da aynı kentte vefat etti.Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi. Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Mehmet Akif Ersoy 27 Aralık 1936'da İstanbul'da öldü.

**************************************************************

11 Ocak 2012

Abdullah Gül’ün Görev Süresi…

 

     Bünyesinde onca profesör unvanını taşıyan kişiler dahil, o kadar çok hukukçu bulunmasına karşın iktidar partisi; Cumhurbaşkanının görev süresini bir türlü belirleyememiştir, yıllardan beri…

 

     Bir zamanlar bu konuda Yüksek Seçim Kurulu’nun görevli olduğunu, süreyi onun belirleyeceğini savunurken, şimdi konuyu Meclise götürmüş ve onun bu  düğümü çözmesini istemektedirler.

 

     Oysa değişiklikten önceki 1982 Anayasasının 101. maddesi;

 Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisince kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış, kendi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından yedi yıllık bir süre için seçilir“  hükmünü taşır.

 

     Ancak; 30 Ekim 2007 tarihindeki halk oylaması sonucu değişikliğe uğrayan bu madde ile:   Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır “ hükmünü getirilmiştir.

Bilindiği gibi; bu gün Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Abdullah Gül; bu makama Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 28 Ağustos 2007 tarihinde on birinci Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.

 

     Son Anayasa değişikliği nazara alınırsa; Abdullah Gül’ün, görev süresinin 28 Ağustos 2012 tarihinde son ermesi gerekir.

     Ancak o Anayasa değişikliğinden önce, 1982 Anayasasın 101. maddesine göre seçilen kişi için yedi yıllık bir görev süresinin yedi yıl olduğunu ön görüyordu. 

 

Son değişiklik bu süreyi ortadan kaldırır mı?

Görünürde “ evet “ denilse bile; bu yorum hukuki olur mu?

Elbette hayır!.. Hukukun bir temel prensibi var; “ Kazanılmış hak.

Eskilerin deyimi ile; “ Müktesep hak “…

 

     Bu hak hukukun temel prensiplerinden biridir. Yasa bu değişikliklerle kazanılmış  olan hakları ortadan kaldıramaz.

Böyle olunca; yedi yıl Cumhurbaşkanlığı, Abdullah Gül için kazanılmış bir hak olduğu açıktır.

     Nitekim Fransa'da kazanılmış hakka saygı sebebiyle; geçmişte cumhurbaşkanlığı görev süresi beş yıla düşürülmüş olmasına rağmen; o yıllarda Fransız Cumhurbaşkanı bulunan Jacques Chirac yedi yıllık süreyi tamamlayarak cumhurbaşkanlığından ayrılmıştı...

Değiştirilen beş yıllık görev süresi ondan sonra seçilmiş olan Cumhurbaşkanına uygulanmıştı.

 

     Bu konuda Başbakanın; önceleri topu taca atarak, “buna  Yüksek Seçim Kurulu karar verir…”demesi, sonradan da işi Meclise götürmesi gereksiz ve isabetsizdir.   

     Cumhurbaşkanının görev süresinin  28 Ağustos 2014 de sona ereceği ortadan kaldırılması mümkün olamayan bir hukuki gerçektir.

     Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yeni bir yasa ile görev süresi değiştirilip de sürenin azaltılması hukukun müktesep hak kuralını ortadan kaldırabilir.

     Şöyle ki: Meclislerde  çoğunluğa sahip bulunan siyasi iktidarlar, bir takım politik gerekçeler icat ederek  kendi temayüllerinde bulunmayan bir  

     Cumhurbaşkanının görev süresini azaltmak suretiyle, onu daha erken görevden alabilirler.

Bizimkilerin, bu hukuksal kurama bigane kalarak Cumhurbaşkanının görev süresini yeni bir yasa çıkarmak suretiyle yedi yıl olarak belirleme girişimine gülermisin, yoksa ağlar mısın?..

     Artık yeni yapılacak Anayasa ile “ Başkanlık sistemini getirmek ve Başkan olmak“ sevdası içinde bulunan Sayın Başbakan’ın,  Gül’ün Cumhurbaşkanlığında yedi yılı tamamlamasını beklemesi zaruri olmuştur. 

     Zira Süre beş yıl olsa; Abdullah Gül’ün görev süresinin sona ereceği 28 Ağustos 2012 tarihine kadar yeni Anayasa ve bu yasa ile getirilecek Başkanlık Sistemi yetişemeyeceğini anladığı içindir ki; artık Erdoğan da yedi yıl gerçeğini telâffuz etmek zorunda kalmıştır. 

     AKP nin pek çok  hukukçu Milletvekili üyesi ve hukukçuları bulunmasına rağmen; bu yalın hukuk gerçeğini anlamamış olmaları, ya da öyle görünmüş bulunmaları çok düşündürücü değil mi?..

**************************************************************

7 Ocak 2012  

Genelkurmay Başkanı’nın Tutuklanması ve Ötesi…

Abbas GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi

      Türkiye’de ilk kez bir Genelkurmay Başkanı, ağır ceza mahkemesi tarafından tutuklanmış bulunmaktadır.

      İnternet Andıcı Soruşturması kapsamında eski bir genelkurmay başkanı olan İlker Başbuğ, sivil bir savcı tarafından sorgulandıktan sonra,"Terör örgütü yöneticisi olmak ve darbeye teşebbüs" suçlarını işlediği iddiasıyla sevk edildiği mahkemede tutuklandı.

      Başbuğ adliye çıkışında:

      "Türkiye Cumhuriyeti'nin 26. Genel Kurmay Başkanı Terör Örgütü kurmak ve yönetmek suçundan tutuklanmıştır. Taktir yüce Türk halkınındır" dedi.

      İnternet Andıcı dâvasında sanıklar, davaya konu olan sitelerin İlker Başbuğ’un bilgisi dahilinde faaliyet  yürüttüğü yönünde ifade vermişti.
      Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıya ‘internet andıcı’ soruşturması kapsamında yaklaşık 7 saat ‘şüpheli’ sıfatıyla ifade verdi. Daha sonra kendisi:
      “Silahlı terör örgütü yöneticisi olmak ile cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek" suçlarından tutuklanması istemiyle mahkemeye sevk edildi.
      Mahkemede, yaklaşık 1.5 saat ifade veren eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ; “Örgüt yöneticisi olmak ve darbeye teşebbüs” suçlamasıyla tutuklandı.

      Şimdilik gün ışığına çıkmış olan kanıtlardan dem vurarak, bu konuda bir hükme varmak fevkalade yanlış olur. Yalnız usul ve yöntem konusunda durmak isterim. Çünkü usul ve yöntem kamu intizamındandır, onu göz ardı etmek olmaz. Amme intizamı demokratik devlet kuruluşlarını oluşturan ve asla vazgeçilemez olan kurallarından biridir.

      Sorgu işi ile tutuklama kararı; İstanbul 12. Ağır Mahkemesi tarafından yapılmıştır.

      Oysa; 07.05.2010 gün ve 5982/18 tarihi ile değişiklik yapılan Anayasanın 148 inci maddesine göre:

      Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar. “

      Bu durum karşısında görevli ve yetkili olan üst mahkeme dururken ağır ceza mahkemesinin sorgulama yaparak tutuklama kararı vermesinde isabet yoktur.

Bu davranış Anayasa ile kamu düzeni kavramına açıkça aykırıdır.

**************************************************************

4 Ocak 2012

Kenan Evren’i Yargılamak

Abbas GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi

      12 Eylülde yönetime el koyan, Genelkurmay Başkanı ile onun arkadaşlarının yargılanması için, yargının yaptığı soruşturma sonuçlanarak, bu gün hayatta kalan Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya’nın, ilgili ağır ceza mahkemesinde yargılanması için bir dâva açılmıştır.

      İddianamede bu iki kişi hakkında müebbet ağır hapis cezası istenmektedir.

      Demokratik rejimlerde ordunun, yasal yollarla yönetime gelmiş bulunan bir iktidarı hedef alarak darbe yapmış olması savunulamaz. Bunun bir suç olmadığını da savunmak mümkün değil. Ancak çaresizlik ve zaruretin yeni ihtiyaçların anası olduğu unutulmamalıdır.

      12 Eylül öncesini bilmeyen veya yaşamayanlar bu gün; bir demokrasi havarisi kesilerek rahat bir hükümle Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanmasını istemektedirler.

      Şimdi gelin de 12 Eylül öncesine bir göz atalım.

      1980 öncesi; Türkiye’de düzeni bozulmuş, anarşi başını alıp, gitmiş, vatandaşın mal ve can emniyeti kaybolmuş ve tüm anayasal düzen ile dirlik  şirazesinden çıkmış bulunuyordu.

      Komşu iller birbirine düşman kesilmiş, seyahat dahil, bütün anayasal özgürlükler ortadan kalkmıştı.

      Her gece köyler basılıyor, her gün 30-40 kişi öldürülüyor, ana-babalar öğrenci olan çocuklarının akşam eve sağ, salim dönüp, dönemeyecekleri endişesini taşıyordu.

      Başta olanlar iktidar gücüne rağmen bu kaosa dur diyemiyordu. Kısacası bu terör ve anarşi yüzünden Türkiye elden gidiyordu. Buna  “Dur!..” diyebilecek kimse yoktu… Herkes ümidini yitirmişti…  

       Gerçekten Türkiye bu anarşi içerisinde bocalarken 12 Eylül 1980 tarihinde Atatürk’ün şerefli ordusu onun adına yönetime el koyarak her şeyi rayına oturtmaya çalışmıştı. 

      12 Eylül harekâtından sonra; derhal Türkiye’de o vahim manzara değişmiş ve bütün Türkiye, haftalarca bayram yapmış, o meşum anarşi ve kaostan kurtulunca i tüm Türk basını da istisnasız buna alkış tutmuştu ve artık herkes yarınından emindi. O günlerde ben de Evren Paşa için şunları yazmıştım:

       “ Evren Paşa, Evren Paşa!.. / Şimdi senin devran paşa!../ Dikkat seni yanıltmasın /  Yanın, yören. Çevren Paşa!../ Ne Demirel, ne Ecevit; / Bu millete sensin ümit…/ Ürüse de binlerce it; / Yürüyecek kervan Paşa!..

       O günlerde Anayasa ve yasaları yapmak üzere,  paşaların oluşturduğu “ Danışma Meclisi “, bozulan hukuk düzenini de rayına oturtmaya çalıştı.

       Kurucu bir meclis olan “Danışma Meclisi” nde ben de Kars Üyesi olarak görev almıştım. O meclis Atatürk ilke ve devrimlerine son derece bağlı bir kuruluştu. Hiçbir zaman Konsey’den emir almamış ve kendi inisiyatifini kullanarak, o günün şartları içinde en demokratik Anayasa’yı hazırlamıştık.

       O zaman yasalar Danışma Meclisi’nde görüşülüp kabul edildikten sonra Milli Güvenlik Konsey’ine gönderilirdi. (Evren Paşa ve arkadaşları)

       Biz de Anayasayı tamamlayarak oluşturduğumuz Anayasa metnini oraya gönderdik. Mili Güvenlik Konseyi,   Bizim hazırladığımız metne 15 geçici madde monte ederek, kabulü için halkoyuna sundu. İşte o Anayasa, Türk Seçmeninin % 91,37 oyuyla kabul olundu.

       Tüm  Anayasaya ile birlikte, kabul edilen geçici maddeler arasında kısaca şu hüküm de vardı:

       “ Millî Güvenlik Konseyinin, onun hükümetlerinin,Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.”

       Bu açık hükme karşın Adalet Bakanı; “Biz 'geçici 15'inci maddedeki; “ Hiç bir suretle sorgulanamayacağı, soruşturma yapılamayacağı ” yasağını kaldırıyoruz. Bunun yapılıp yapılamayacağı, zaman aşımı ve ilgili ihtilafların çözümü bu madde kaldırıldıktan sonra ilgili savcılıkların yapacağı çalışmayla belli olur…” demiştir 

       Oysa bu konuda daha önceki suç duyuruları için; savcılarca,  geçici 15. madde gerekçe gösterilmiş ve başka bir işleme gerek kalmadan takipsizlik kararı verilmişti.

       Şimdi bu gün Evren Paşa yargılanıp, mahkûm olacak diye sevinip de kına yakanlar, hukukun üstünlüğü ve hukuki gerçekler açısından dut yemiş bülbüle döneceklerinden kimsenin kuşkusu olmasın. Zira:

      ● Bizim de hiç demokratik bulmadığımız geçici  15  madde de; tüm Anayasa ile birlikte 18 Ekim 1982 tarihindeki referandum ile kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

       1982 Anayasası, % 91.37 oyuyla kabul edildi. Bu oran 1961 Anayasasının %61.5 olan "evet" oylarına göre çok yüksek bir kabul düzeyini yansıtmaktadır.  Bu yüksek kabul oranının sebepleri arasında; 1980 öncesi kaos ve terörünün halkta derin izler bırakması, şiddet olaylarına tepki, eski siyasî iktidarlara güvensizlik ve referandumum sonucunun "hayır" çıkması halinde olacakların belirsizliği sayılabilir. 

      Referanduma dayalı olmasına rağmen; geçici 15 maddenin kaldırılmış olduğunu kabul etmek bir hayalden başka bir şey değildir.   

     ● O maddenin kaldırılmış olduğu kabul edilse bile; ortada isnat olunan her türlü suçu silebilecek bir zaman aşımı vardır, zaman aşımı!.. Kırk yıla varan bir zaman aşımı!         Hukukun temel prensiplerini ve yasalarda öngörülen süreleri nazara almadan bu yargılamayı yaparak sonuçlandırmak gerçekçi olan hiçbir hukuk adamı ve hâkime yaraşmayacaktır.

       Kenan Evren’i yargılamaya başlayan bu zihniyet; bir gün de “ Padişahımız Vahdettin’e darbe yaptı “ gerekçesiyle Atatürk’ü yargılamaya kalkarsa, hiç kimse hayret etmesin!..

**************************************************************

29 Aralık 2011

-   T ü r k   M i l l e t i n i n   Y ü z ü n ü n   A k ı   -

A T A T Ü R K

Yıkık ve köhne Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı kalıntılar üzerinde; akla, hayale gelemeyecek kadar büyük inkılâplar gerçekleştirerek Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve yüzünün akı olan Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938 tarihinde hayata gözlerini yummuştur.

O, üstün zekâ ve karakteriyle; Türklerin kötü kaderini değiştirebilen ve  Allahın Türklere bahşetmiş olduğu paha biçilemeyecek kadar kıymetli  bir armağandır

Nitekim; dünyanın en tanınmış bilim ve fikir adamları;  yirminci yüz yıla damgasını vurmuş dünya liderleri arasında en önde onu göstermektedirler.

Sözde dinci geçinen kişi ve partiler; 1970 den bu yana, Atatürk’ün, Türkiye’ye lâikliği getirmekle, dini yok etme girişiminde bulunduğundan söz ederek, bir Atatürk düşmanlığını canlı tutmaya çalışmaktadırlar.

Oysa o, her zaman İslâm’a saygılı olmuş, Türkiye’de hukuku da çağdaş, medeni ve demokratik bir hale getirmek için pek çok atılımlarda bulunmakla birlikte birçok batı ülkelerinden daha önce, kadına değer vererek onun seçme ve seçilme hakkını tanımıştır.

İkinci cumhuriyetçi olduklarını ileri süren bir güruh da; “ Atatürk’ün inkılâplarını halka sormadan yapmış olduğunu, onun Kürt şeyh ve din adamlarının desteğini sağlamış olmasına rağmen; sonradan Kürt’ler’in kökünün kazınmaya kalktığını…”  iddia etmektedirler.

Oysa Atatürk olmasaydı, söz etmiş olduğumuz o kişiler; bu gün Türk semalarında ezan sesi duyulabilecek miydi?..

Atatürk’ün bütün iyi niyet ve davranışlarına rağmen; bölücü Kürtler, İngilizlerin desteğiyle, Şeyh Sait’in yanında yer alarak, 1937 yılında Dersim isyanını başlatmışlardır.

Daha yeni kurulmuş, çiçeği burnunda bir Türk Devleti’nin başında olan Atatürk bu isyanı bastırmayıp da ne yapması gerekirdi. “ Biz sizi öldürmeyiz, buyurun da siz bizi öldürün ve bu yeni  devletimizi yıkın mı?..” diyecekti?

Atatürk dönemini ve dolayısıyla CHP ile Atatürk’ü suçlayarak, sanki Devlet Başkanıymış gibi Atatürk adına özür diliyor, Başbakan!.. Hükûmet Başkanı ile Devlet Başkanı sıfatlarını bir birine karıştırarak!..

Oysa; Dersim ’deki hareketin bir isyan olduğunu, isyancıların bir köprüyü yakıp, 33 askeri öldürdükten sonra da Tunceli ile ilçeler arasındaki telefon tellerini kestiklerini…Buna mukabil yapılanın bir isyanı bastırmaktan öteye gitmediğini, çok iyi bildikleri halde; vicdani sorumlulukları bir kenara iterek, bunun Kürt ve Alevilere karşı planlanmış bir hareket olduğunu iddia etmektedirler…

Haydi oldu olacak bu kafa ve mantıkla Ermenilerden de özür dileyiversinler diyesi geliyor insanın!..

Bu yanlış davranışlar yüzünden, önce başlatıp, sonra yarıda kesmek zorunda kalmış oldukları “Kürt açılımı” yeniden sahneye koyarak, ikinci “Kürt açılımı” oyununa başladılar.

Öte yandan, sabık ve sabıkalı Kürt komitacısı Leyla Zana yeniden sahneye çıkarak ve:  “Biz özerklik istemiştik, ama bu gün özerkliğin yararsız olduğuna inanıyoruz…Kürtler kendi geleceğine referandumla karar vermelidir…” herzesinde bulunarak açık, açık bağımsızlık istemekte…Bütün bunlara sebep olan gafiller utansın!..

Bir de Atatürk’ün; inkılâplarını, halkı hiçe sayarak, onlara bunlardan hiç söz             etmeden yapmış olduğu iddiaları var ki o da doğru değildir

Çünkü Atatürk Milli Mücadeleyi, Anadolu’ya geçtikten sonra; Amasya, ve Sivas Kongrelerinde halka danışarak ve onunla bütünleşerek İstiklâl Savaşı  ve devrimlerini gerçekleştirmiştir.

1980 öncesi; yine Türkiye’nin düzeni bozulmuş, anarşi başını alıp, gitmiş, vatandaşın mal ve can emniyeti kaybolmuş ve tüm anayasal düzen ve dirlik şirazesinden çıkmış bulunuyordu.

Komşu iller birbirine düşman kesilmiş, seyahat dahil, bütün anayasal özgürlükler ortadan kalkmıştı.

Her gece köyler basılıyor, her gün 30-40 kişi öldürülüyor, ana-babalar öğrenci olan çocuklarının akşam eve sağ, salim dönüp, dönemiyecekleri endişesini taşıyordu. Başta olanlar iktidar gücü ile bu kaosa dur diyemiyordu. Kısacası Türkiye elden gidiyordu.

İşte Türkiye bu anarşi içerisinde bocalarken 12 Eylül 1980 tarihinde Atatürk’ün şerefli ordusu onun adına yönetime el koyarak her şeyi rayına oturtmaya çalıştı.

Anayasa ve yasaları yapmak üzere oluşturulan Danışma Meclisi, bozulan hukuk düzenini de rayına oturtmaya çalıştı.

Kurucu bir meclis olan  “Danışma Meclisi” nde ben de Kars Üyesi olarak görev almıştım. O meclis Atatürk ilke ve devrimlerine son derece bağlı bir kuruluştu. Her yıl Atatürk’ü rahmetle anar ondan şükranla bahsederdik.

Atatürk’e, yapmış olduğumuz Anayasada özel bir yer verdik ve onu Anayasaya soktuk.

Atatürk’ü andığımız bir toplantıda ilk sözü ben almış ve ona aşağıdaki şiirimle haykırmıştım.

A n a y a s a   A t a t ü r k

Atatürk, hey Atatürk, Koca Kemal Atatürk;

Düşmanına ders veren yüce Kemal Atatürk!..

 

Yenik düşmüş Osmanlı, kalmamıştı hürriyet;

Aslan gibi kükredin esir olmaz bu millet!..

 

Önce Samsun, Amasya, sonra Sivas, Erzurum;

Deyip yola çıkmıştın, kapkaranlıktı durum…

 

Matem tutmuş gök yüzü, ufuk kana boyanmış,

Türk’ün tahammül gücü son haddine dayanmış…

 

Vatan aşkı sönmemiş, sönmüş idi her ocak;

İlân ettin cihana “ Bu vatan kurtulacak!.”

 

Bu imanla, inançla  savaş açıp düşmana;

Dumlupınar, Sakarya…Yetiştin sen her yana.

 

Milletinle, ordunla harikalar yarattın;

Mağlup edip düşmanı, cehenneme fırlattın!..

 

Enkazları kaldırıp, Türkiye’yi sen kurdun;

Artık dünya biliyor, her şeyisin bu yurdun…

 

Bir vatansın Atatürk, bir diyarsın Atatürk;

İnkılâplar yaratan baş mimarsın Atatürk!..

 

Bunca büyük inkılâp, bunca büyük ilkeler;

Kalkındıkça Türkiye şaştı bütün ülkeler…

 

Bir koskoca Türkiye, yarınından umutlu;

Haykırırdık seninle “ Türküm bana ne mutlu!”.

 

Sulh isterdin vatanda, sulh isterdin cihanda,

Satılmışlar ilkeni değiştirdi bir anda...

 

Ne sulh kaldı, ne sükûn, kastedildi millete;

Yıkmak için devleti gömüldüler zillete!..

 

Sağa, sola kapılıp; neler, neler yaptılar;

Milli yolu bırakıp dalalete saptılar!..

 

Bu kez düşman içerden, fakat kökü dışarıda,

Söndü nice ocaklar, şehit verdik ardı ardına…

 

Dokuzyüzseksen  yılı ve bir eylül sabahı,

Son haddine varmıştı yurdun feryadı, ahı…

 

Yine senin adına görev aldı ordumuz,

Yine senin elinle kurtuldu bu yurdumuz…

 

Sapmış olan kim varsa doğru yola getirdin,

Milliyetçi ülkünle Aanaysaya girdin…

 

Bundan önce hukuktun, kanun, nizam, temeldin;

Sen milletin gönlünde yüceldikçe yüceldin!..

 

Bundan sonra, bu millet etmez tasa Atatürk;İ

Artık Anayasa’sın Anayasa Atatürk!..

Abbas GÖKÇE

**************************************************************

-  Ardahan’ın Yetiştirdiği O Büyük İnsan  -

Prof.  Dr. A.Mecit Doğru

Abbas GÖKÇE

Kurucu Meclis ve Danıştay

E. Üyesi

Kars  - Ardahan - Ölçek…

Bu üçgenin bazında bir Mecit Doğru var…

Kars’ın Ardahan Kazasının Ölçek Köyünden ve Ardahan’ın yüz akı olan Prof. Dr. A. Mecit Doğru!..

Ankara Tıp Fakültesi’nin yaratıcı zekâsı, tıbbın dehası, insanlığın vefası, dağcılığın atası, hastaların şifası ve müşfik bir aile babası olan Mecit Doğru!..

Yazılarda, kitaplarda yazılmış ve yazılacak tüm yazı, şiir ve destanlara sığmayan ve sığmayacak bir Mecit Doğru!..

Ben, Mecit’ten önce, 1940 lı yıllarda onun ağabeyi olan  Kerim  ile, ortaokulda tanışmış; kısa zamanda kaynaşmış ,ve kardeş gibi olmuştuk.

O günlerde öğrenciler için Kars’ta var  olan bir pansiyonun imkânları kıt ve elverişsiz olduğu için Kerim; bazı arkadaşları ile birlikte ev kiralayıp orada otururlardı öğrenim yıllarında…

Mecit’i ben hiç tanımamıştım, öğrencilik yıllarında… Meğer o da rahmetli kardeşim Doktor İbrahim’in sınıf arkadaşıymış.

İkimiz de Kars Lisesi’ni bitirince; noktalanmıştı Kerim ile benim Kars’taki arkadaşlığımız.

Kardeşim İbrahim ile birlikte, yüksek tahsil yapmak üzere Ankara’ya gitmiştik…İşte ilk olarak orada görüp, tanımıştım ben Mecit’i…

O, kardeşim İbrahim ile birlikte Ankara Tıp Fakültesi’nde ben de Hukuk Fakültesinde yüksek öğrenime başlamıştık.

Ankara, bu günkü Ankara değildi; ne yurt ne yuva ne de öğrenci bütçesine uygun bir barınak vardı.

Bizden önce gelip de Altındağ’da bir gecekonduya kapağı atmış olan Karslı arkadaşların yanına sığıntı olmuştuk bizler de…

O arkadaşları görünce; İpin ucunu yakalamıştık galiba; biz de bir  gecekondu aramaya başladık. Ama, yerleşeceğimiz yerin fakültelere yakın olması gerek…

Aradık, böyle bir yeri günlerce… Ve nihayet Cebeci sırtlarında bulabildik hayal ettiğimiz gecekonduyu… Kiraladık Mecit ile birlikte beş arkadaş iki küçük odalı ve beton zeminli yeri…

Bundan sonra bir düşünce almıştı bizi…Altındağ’dan Cebeci sırtlarına nasıl götürecektik yataklarımızı?..

Sırtımızda taşıyamayız…Taksi desen ateş pahası, bize göre!..

Komşu gecekondunun sahibi bize bir yol gösterdi ve bize “Eşekçi bulun eşekçi!..” dedi.

Anlamadık doğrusu ne dediğini!.. İzah etti bize; “Burada eşekçiler var,yatağınızı yükler ve istediğiniz yere götürürsünüz, taksiden çok ucuz..” dedi…

Hoppala, nereden bulacaktık biz bu eşekçileri!.. diye sorunca o; “Kolay…” dedi ve eşekçileri o buldu bize.

Yükledik denklerimizi, ver elini Cebeci sırtları diyerek eşekler!e!..

Biz de yanında yürüdük saatlerce, hedefe varmak için…

O gecekonduya; her akşam biz, arkadaşlarla birlikte kucağımıza alıp da taşıdığımız yaş odunlarla gider ve yakmaya çalışırdık teneke sobamızı…

Soba tüter, ev soğuk, taban beton, gece yemek, aşevi, yemekhane yok!..

Her gece donmamak için, varsa yorgan üstüne yorgan!.. Sabahları yokuş aşağı yürü, yürü ve ders başı!..

İşte bu şartlar içinde biz de başlamıştık, onunla birlikte fakülteye…

Daha sonra Mecit İstanbul Tıp Fakültesine gitmişti.

Yıllar, yılları kovalamış ve nihayet 1965 yılından sonra yine Mecit ile birlikte dönmüştük Ankara’ya; o, fakültede asistan veya doçent ve ben de Danıştay mensubu olarak…

Kısa zamanda kaynaşmıştık onunla ben…

Ardahan’dan ona, sürekli olarak kaz gönderirlerdi akrabaları…

Eşi Ülker Hanım ve çocukları kaz eti yemezlerdi. Mecit de kız kardeşi Nedime’ye pişirttiği o nefis kazları, rahmetli Ali Kemal Ceyhan ile bana ikram etmekten sonsuz bir memnuniyet duyardı.

Zaman, zaman biri birimizi lokanta, ya da kebapçıya da götürürdük. Genellikle Ankara Denizciler Caddesindeki “Uludağ Kebapçısı” na götürürdüm ben onu…

Yemek boyunca esprilerde bulunur fıkralar anlatırdık biri birimize…Ben ona Kars Azeri şivesiyle; “ye, ye balam, ye de gözünün gurdu gırılsın” dedikçe kıkır, kıkır gülerdi o…

Birbirimize verilmiş sözümüz var idi Mecit ile benim : “İleride bir fıkra kitabı çıkarmak…”

Bu sebeple o; bıkmadan, usanmadan duyduğu her fıkrayı derhal not ediyordu. Sonra da ilk iş o duyduğu fıkrayı bana naklediyordu akşamları…

Ben de duyduğum her fıkrayı, gece gündüz demeden, telefonla derhal ona iletirdim. Gülerdi… Gülerdi… Tekrar dönüp o fıkrayı o bana anlatırdı, not ve ederdi.
       Bu düşüncelerle dopdolu bulunan değerli arkadaşımın ömrü vefa etmedi, hiç beklenmedik bir anda Erciyeş Dağına tırmanırken  hayata veda ederek Tanrı’nın rahmetine kavuştu, nur içinde yatsın.

Fıkra konusunda çok enterasan görüşleri vardı ve derdi ki:

●“ Fıkralar homojen topluluklarda değil, heterojen toplumlarda ürer. Fıkraların tümünü toplamak mümkün değildir. Çünkü insan topluluğu gibi onlar da canlıdır, durmadan ürerler, önemli olan mümkün mertebe çok fıkra toplamaktır. Böylece fıkralara dayanacak sosyal araştırmalar ve çıkarılacak yargılar daha sağlam ve daha geniş temele oturtulmuş olacaktır”

● “Fıkralar konuya göre, devre göre sıralanmalı ve müşterek verileri yorumlanmalıdır. Bunlar da karikatür gibi felsefedir, bir arayıştır, sıhhattir; toplumun düşüncesini yansıtır.” 
“Fıkralar sosyal araştırmalara konu olmalı; sentez ile sosyal yapı bulunmalı ve hukuk buna göre kurulmalıdır. Sonunda sentez ve yorum yapılarak hüküm verilir…” 

Azerbaycan Kültür Derneği, onu anmak için bir toplantı düzenlemişti Ankara’da...

Bu toplantıda ben de konuştum. Onun paha biçilmez anılarımızla dolu bulunan, üstün vasıf ve meziyetlerini sayıp dökerken, fıkra kitabı konusunda da aramızda geçenleri anlattım.

Toplantıya, rahmetlinin eşi başta olmak üzere aile fertlerinin çoğu katılmışlardı.
      Konuşmam sırasında ben, fıkra kitabı konusunda rahmetli arkadaşım ile aramızda geçen konuşmayı dile getirerek; şayet Mecit’in aldığı notlar mevcut ise; Onun ruhu şâd olsun diye, bir ağır görevi ben yüklenebileceğimi ve onun adını bir daha yaşatmak için ikimizin adına bir fıkra kitabı çıkaracağımı söyledim.

Daha sonra eşi Ülker Hanım tarafından bana intikal ettirilmiş olan belgelerdeki  Mecit’in notları küçük el büyüklüğündeki kağıtlar üzerine rasgele yazılmış kelimeler ve satır başları idi.

Bunların çoğu reçete gibi yazılmış ve okunması mümkün olmayan metinlerdi. Ancak onların içeriğinin  büyük bir kısmını; ben bildiğim veya daha önce birbirimize anlatmış olduğumuz fıkralar olduğu için çözmeğe başladım.

Bununla birlikte yine de bir sürü, çözemediğim ve okuyamadığım notları da oldu. İçinde ingilizce ve kürtçe sözcükler geçen fıkralar da vardı, bir hata yapmamak için onlara hiç dokunmadım.

Mecit’in notlarında bulunmayan, fakat benim hafızamda yer almış olan pek çok fıkraları da ben ekledim onunkilere; oysa o fıkraları Mecit de biliyordu, fakat notlar arasında rastlayamamıştım ben onlara…
      O, çok kısa not ve satırbaşlarını fıkraya dönüştürmek kolay olmadı…
      Gerçekten çok zamanımı aldı… Esprisi kaybolmasın, orijinalliği bozulmasın diye çok gayret sarf ettim doğrusu…

Şive ve telâffuzu aynen aksettirmek zor. Bunun için transkripsiyon cetvelinden yararlanmak istedim, lâkin her okuyucu bu cetveli bilemeyeceğinden vazgeçtim. Telâffuz değişikliği ve özel yerel deyimleri dip notları ile izaha çalıştım.

Halktan derlendiği için fıkraların çoğunda münasip olmayan sözler ve küfürler vardı. Bunları yumuşatmaya ve asgariye indirmeğe çalıştım. Fakat öyle fıkralar var ki esprisi; o münasip değil dediğimiz ya da küfür olan sözde yatıyor. Bunların baş harflerini verip, nokta, nokta geçmek suretiyle yazmaya çalıştım. Müstehcen bir eser vermek kastımız bulunmadığına fıkrayı halktan geldiği gibi sergilemek istediğimize göre mazur görüleceğini belirttim.

Fıkralar çeşitli ağızlarla (lehçelerle) yazılmış ve lehçe farkına göre bölümlere ayrılmıştır. Terekeme Fıkrası, Azerî Fıkrası, Kürt Fıkrası… vs. yerine Terekeme Ağzı, Aşiret Ağzı Fıkralar… biçiminde bir ayırım yapılmasını uygun gördüm.

Mecit’ in kız kardeşi Nedime Hanımın eşi Atila Bey Atak Ofset Matbaasının sahibiydi. Onlar , bu konuda her türlü yardıma hazır olduğunu bildirdi.

Böylece; onun sağlığında tasarlamış bulunduğumuz müşterek fıkra kitabına “Gül Gülebilirsin” adını vererek yayımladım.

Kitapta; bu kitabı¸onun aziz hatırasına armağan ettiğimi belirtmekle birlikte; kapağa ikimizin de ayrı, ayrı fotografileriyle birlikte özgeçmişlerimizi yazdım.

Müşterek fıkra kitabımızı yayımlamamı anlatırken  Mecit’ten şu kadar bahsetmek olmaz. Daha… Daha… Daha… Olmalı.
      Mecit bana, rahmetli kardeşim İbrahim’in yadigârı idi. Aslında ben, Mecit’in ağabeyi Abdülkerim’in sınıf arkadaşıyım. Çocukluğumuz hep beraber geçti. Abdülkerim ile…

O, ortaokulda okumak için Ardahan’dan gelmişti Kars’a, biz Kars’ta oturuyorduk. Bizim evde, okulda, pansiyonda, parkta ve Kars sokaklarında çok hatıralarımız var Abdülkerim ile…Rahmetli kardeşim İbrahim’in sınıf arkadaşı olarak Mecit’i tanıdıktan sonra gördüm ki Mecit; huy, karakter davranış ve değer yargıları bakımından Abdülkerim’den çok daha yakın bana…

Mecit ile birbirimize böyle çok yakın ve samimi oluşumuzu gören Abdülkerim, kendisi ile olan eski arkadaşlığımızdan da bahsederek:
- “Boynuz sonradan çıkar, fakat kulağı geçer…”  Sizin arkadaşlığınız da öyle oldu… demişti.

Mecit’i size daha, daha anlatmak istiyorum; fakat nasıl anlatsam?..
      Mecit bir derya, bir umman, bir okyanustu… Benim anlatacaklarım ondan alınmış bir avuç su olmaz mı?
      İnsan olarak Mecit, çok dürüst, sağlam karakterli, efendi bir insandı. İnsan hak ve hürriyetlerine çok önem verirdi. Haksızlıklara isyan eder, hak bildiği yolda yalnız da kalsa yürümeği tercih ederdi. Abdülkerim gibi çok dindar değildi; lâikliğe bütün kalbi ile inanmış, ileri görüşlü, milliyetçi aydın bir kişiydi.

Dağcılık çalışmalarında aşırı milliyetçi davranışları yüzünden Rusya, onun davranışlarından tedirgin olduğu da bilinen bir gerçektir.


      Mecit tabiata aşıktı. Dağları, dereleri, ovaları, ormanları çok severdi. Çiçeklere hayrandı. Hayvanlara karşı aşırı bir sevgisi vardı. Hayvan sesleri… Kuş sesleri… Rüzgarların sesi… Su sesi… onun en güzel musikisi idi. Bu sesler onu coşturur, onları huşu içerisinde dinlerdi. Bu sesleri kasete almıştı… Her fırsat buldukça bana dinletirdi onları.

Mecit çok çalışkandı, daima ileriye dönüktü. Kendisini yenilemesini bilirdi. Üzerine düşen bir görevi zamanında yapmasa huzuru kaçardı. Zamanın iyi kullanılmasına gayret eder ve bunu başarırdı.
      O, kitaplarını daha profesör olmadan yazmaya ve yayımlamaya başlamıştı, yeni araştırmaların yeni buluşların peşindeydi.

Mecit sıradan bir ilim adamın değildi. Her zaman kendini yeniler, bir fikri tez ve antitezi ile birlikte düşünmeyi severdi. Kesin sonuca varması için tıbbi konularda köpekler üzerinde ameliyat ve denemeler yapar, sonuçlar çıkarırdı.

İnsan vücudundaki bazı dengeleri kendine özel bir biçimde çalışmaları ile bulmuş ve bunu herkese kabul ettirmişti.

Mecit sadece bir tıp profesörü değil, aynı zamanda iyi bir yazardı. Türk dili ve lehçeleri ile ilgili çalışmaları vardı. Fakat yazık, bunları yayımlamaya ömrü vefa etmedi.

Türk dilinin en büyük hiciv ve mizah şairi Sabir’in “Hophopname” adındaki şiir kitabını kri, (Rus) alfabesinden Türk alfabesine o çevirmiştir.

Fıkra çalışmaları da Türk diline ve geleneğine verdiği önemin bir parçasıydı.

Mecit, değme tarihçilere taş çıkaracak kadar tarih bilgisine sahipti. Tarih ile coğrafyayı birlikte incelerdi; yer adlarından sonuçlar çıkarırdı.

Mecit sportmendi, Mecit dağcı idi. Dağlara gönül vermişti, ulu ulu dağlara… Her çıkıştan sonra Mecit’in neşesini ve kavuştuğu huzuru anlatmak mümkün değil!..
      Sonra o faaliyetlerini durmadan anlatırdı anılarını, diyapozitiflerle herkese.

Mecit milliyetçi idi, Türk milliyetcisi… Yurt dışında çıktığı her dağın zirvesine Türk bayrağını dikmek ona sonsuz bir huzur ve mutluluk verirdi.
Nihayet Mecit’i, gönül verdiği dağlar bastı bağrına Erciyes zirvesinde çığ sebebiyle!... Nur içinde yatsın.

Onun böyle zamansız ölümü, beni çok etkilemiş ve onun yokluğunda bir şiirimle onu selâmlamaya çalışmıştım. İşte o şiir:

Selâm sana Mecit’im, selâm tıbbın dehası;

İnsanlığın gururu, insanlığın vefası!..

 

Hazakatin yolunda sen bir anıttın;

Onbinlerce hastaya şifa, sağlık dağıttın…

 

Sen bir ışıktın Mecit; ilim, irfan ışığı;

Türk dilinin hayranı, Türk dilinin aşığı!..

 

Bilenler hayret eder tarih ile ilgini;

Hem tabiptin kardeşim, hem de tarih bilgini!..

 

İyi, güzel, doğruya ulaşmaktı ereğin;

Vatan, millet sevgisi…dopdoluydu yüreğin.

 

Tutumun doğru, dürüst, içinde iyi niyet;

Türklük ile birlikte mukaddesat, milliyet!..

 

Her tarafta söylenir senin sözün, sohbetin

Elburuz’da, Ağrı’da yankılanır şöhretin!..

 

Tabiata vurgundun, dağlara kara sevda;

Bu uğurda eyledin her şeyi birden feda!..

 

Sen bir âlemdin Mecit, nur içinde yatası…

Ey dağların çocuğu, dağcılığın atası!..

Abbas GÖKÇE

*************************************************************

09 Aralık 2011

Ş  İ  K  E  N  İ  N      Ş  İ  K  E  S  İ

Abbas GÖKÇE

Kurucu Meclis ve Danıştay

E. Üyesi

Spor dilinde şike; maddi veya manevi bir çıkar karşılığı, anlaşma ile bir maçın sonucunu değiştirme, dolayısıyla danışıklı bir spor karşılaşması yapma olarak bilinmektedir.

Türk Polisi, bütün tehlike ve güçlükleri göze alarak; cansiperane bir çalışma sonucu, birçok futbol kulüplerini içine alan, kapsamlı bir şike araştırması yapmış bulunmaktadır.

Bu soruşturma kapsamında; kolay, kolay reddedilemeyecek kadar çok elverişli kanıtlar elde edilmiş ve bunlar Türk Yargısına sunulmuştur.

Mahkemelerimiz, kendilerine sunulan bu müspet delilleri, hassasiyetle incelemeye başlamış ve şikenin oluşmasında baş rolü oynadığı var sayılan kulüp başkanları, yetkililer ve bazı sporcuları tutuklamış bulunmaktadır.

Bu tutuklamalar üzerine sanık avukatlarının; üst derecedeki yetkili mahkemeleretekrar, tekrar yapılan itirazları da tamamen reddedilmiştir.

Bu suçlamaları, yargıya kadar götürebilecek kadar çok miktarda sesli, görüntülü, yazılı kanıtlar yanında banka hesapları, makbuz, havale ve şahadet gibi müspet delillerin de varlığından söz edilmektedir.

Her seferinde üst mahkemelerin, bu tevkiflere yapılmış olan itiraz sebeplerini görmeyip, onları pas geçmiş olması doğru bir yorum olur mu?..

Haktan yana olmak, kulüpten yana olmak değildir.

Hak her yer, zaman ve zeminde haktır. Yerde, gökte, bütün âlemlerde…

Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde ve kutuplarda da her zaman iki kere iki dört eder. Ne üç, ne de beş!..

İşte hukukun üstünlüğü böyle bir şeydir; ona kimse karşı çıkamaz ve onunla mücadeleye girenler her zaman ve zeminde yenik düşerler!..

Bu şike tutuklamaları üzerine, kimi kulüp yönetici ve taraftarlarının sokaklara dökülüp, cezaevlerine kadar yürüyerek gövde gösterilerinde bulunmuş olmaları, demokratik zeminlerde hoş görülebilecek bir manzara olmamıştır ülkemiz için…Ayıptır, ayıp!..

Ya sonra olanlar, ya sonra olanlar!..

Görülmekte olan bir dâva, henüz karar safhasına gelmeden önce; siyasi partilerimizin, adeta bir “siyasi şike” girişimine girip de yasada öngörülen ceza miktarlarını hızla indirme girişiminde bulunmaları ve bir yasa çıkarmış olmaları neyin nesi?.. “ Şikenin şikesi “ mi?..

Eğer bunun başka bir adı yoksa bu da bir siyasi şike değil de nedir?..

Sayın Cumhurbaşkanının, belki de bütün görevi süresi boyunca; en olumlu bir icraatı olan o kanunu veto etme işi, alkışlanmalıydı bence pür hukuk adına!..

Ama ne gezer; maalesef tam tersine, bütün partiler söz birliği etmişçesine; veto edilen o yasayı, aynı şekliyle, yeniden çıkaracaklarını ilân ederek bir demokrasi ayıbı daha işlediler.

Hele CHP ve MHP ye bu konuda yazıklar olsun, bin kere yazıklar!..

Kulüp taraftarlarının oyları pahasına hukukun üstünlüğü ve hukuk kurallarını ayakları altına aldılar. Parti olarak bu mu onların hukuk mücadeleleri!?..

Kanunlar bu davranışlarla ayaklar altına alınmamalıdır. Bakın ne güzel demişler eski büyüklerimiz:

“ Çok tel kırılır sineyi kanun ü kemanda, mızrabı tasarruf na ehle verilirse!..”

Şimdi Tayyip’ çiler ile Gül’cüler ayrı, ayrı taraf oldular görünürde… Oysa Tayyip’in işareti olmasa Gül yasayı veto etmezdi kanımca!.. Şimdi aynı uyarı olsa gerek; Gül aynen kabul olunacak yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürmeyeceğini deklare ediyor.

Fiili duruma gelince şimdi; bir tarafta AKP den Başbakan Yardımcısı Arınç, Bakan Hayati Yazıcı, Milletvekili Şamil Tayyar, diğer tarafta oy avcılığına soyunmuş tüm milletvekilleri ve partiler!..

Vetoyu savunanlar diyorlar ki; “Bu yasa futbolda ahlâksızlık, mafya, şiddet, şike, düzensizlik ve kirlenme sokanları korumak için çıkarıldı Şike ve teşvik primleri alanında alınan suçları hafifletti. Bizim temiz vicdanlarımız bunu kabul etmiyor!..”

Yalan mı?..  Doğru!.. Çok doğru!..

Veto edilmiş bir yasayı, adı geçen partilerin tekrar ve tek harfine bile dokunmadan aynen çıkaracaklarını ilân etmiş olmaları da; amaç ne olursa olsun bir siyasi şikedir; yani “ şikenin şikesi!...”

**************************************************************

27 Kasım 2011

Bir Hedef Belirlediler, Hedef Atatürk!..

Bir hedef belirlediler, hedef Atatürk!..

Evet, hedef Atatürk ve atış serbest!..

İşte belirlenen hedef bu… Cumhuriyetimizle birlikte !..

Bu hedefe ulaşmak için “Dersim ve Alevilik” yolunu seçtiler.

Bunun temelinde Atatürk ve Cumhuriyetten hesap sorma girişimi var!..Güçleri yeterse…

Atatürk dönemini ve dolayısıyla CHP ile Atatürk’ü suçlayarak, sanki Devlet Başkanıymış gibi Atatürk adına özür diliyor, Başbakan!.. Hükûmet Başkanı ile Devlet Başkanı sıfatlarını bir birine karıştırarak!..

Oysa; Dersim ’deki hareketin bir isyan olduğunu, isyancıların bir köprüyü yakıp, 33 askeri öldürdükten sonra da il ile ilçeler arasındaki telefon tellerini kestiklerini, yapılan işin bir isyanı bastırmaktan öteye gitmediğini, çok iyi bildikleri halde; vicdani sorumlulukları bir kenara iterek, bunun Kürt ve Alevilere  karşı planlanmış bir hareket olduğunu iddia etmektedirler…

▪  Eğer onların dedikleri doğru olsaydı; suçlamakta oldukları CHP,  her seçimde Tunceli’den en çok oy alan birinci parti olarak çıkar mıydı?..

▪  Bu dâvanın, dâvacısı siyasi cambazlar yerine, Tunceli halkı olmaz mıydı?..

Bu gün, Güneydoğuda, da Dersim’ deki isyan gibi; bize şehitler verdiren ve akla hayale gelmeyecek yakma, yıkma ve öldürme girişimleri ile  Devlete başkaldıran teröristler içinde; aynı mantıkla, ileride özür dilerlerse kimse şaşırmasın.

Baş hedeflerinin Atatürk olduğu o derece açıktır ki; artık Şeyini, şey ettiğimin şeyi!..”  diyen ve sözde suikast  mağduru olan Başbakan Yardımcısı; şimdi de İstiklal Mahkemeleri de sorgulanmalıdır “  herzesini de kusmaya başladı.

Bu zihniyetin, onları PKK dan da özür dileme durumuna sokacağı kuşkusuzdur. “ Kürt açılımı da bu zihniyetin başka bir ürünü değil mi?..

CHP ye bu biçimde vurarak, ülkemizdeki Atatürk sevgisini yıkacaklarını sanıyorlarsa; Allah onları ıslah etsin; hamleleri Donkişot’un yel değirmenlerine saldırışına benzemektedir.

Her konuda son sözü söyleyen bağımsız yargının da; Dersim hareketini                    “ Egemenliği kullanma hakkı “ olarak değerlendirdiği gerçeği de vardır ortada…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Tunceli’de 1938’de yaşanan olaylar nedeniyle özür dilemesine karşılık, mahkemelerimiz; 2011 yılında bu konuda “hak” talebinde bulunanlara bu yapılan hareketin bir “egemenlik hakkı” nın kullanılmasından ibaret olduğuna karar vermişlerdir.

Birbirinin neredeyse aynısı olan kararlarda, Başbakan’ın; olaylarda 13 bin  806 kişinin ölmüş ve 11 bin 683 kişinin sürgün edilmiş olduğu… açıklamasına karşılık, mahkemeler ; “isyanlara  karışanlar dışında zarar görenin olmadığınadevletin ölçülü biçimde egemenlik hakkını  kullanılmış bulunduğuna”  karar  vermişlerdir. Ancak dosyalar, savcılıkların girişimi sonucu AİHM’ye  gönderilmiş bulunmaktadır..

Ayrıca, 2011 yılında Tunceli ve ilçelerindeki savcılıklar, Dersim olayları ile konusunda yapılan dört ayrı  suç  duyurusuna da takipsizlik kararı vermiş ve buna itiraz eden olmamıştır.

Bu yalın gerçeklere rağmen; Atatürk ve cumhuriyetimizi hedef seçmek bir siyasi gafletten başka bir şey değildir.

Atatürk’ü hedef seçenler unutmasınlar ki; bu gün uluslar arası demokratik arenadaAtatürk, Türk Ulusunun yüzünün  akıdır. Eğer o olmasaydı, bu gün biz de ya bir İran, Afganistan, ya da Suudi Arabistan gibi bir devlet olmaktan kurtulmazdık.

Allah Türkiye’nin üzerindeki Atatürk ışığını söndürmesin.

**************************************************************

25 Kasım 2011

B e d e l l i   S i y a s e t

Türkiye’de  her şeyin, kendine özel bir bedeli vardır, siyasetin de…

Ne yazık ki bu bedeller, hoyrat siyasilere değil hep vatandaşlara ödetilir her zaman.

Türk Milletinin, siyasi kaderi bu olsa gerek…

Demokratik gelişmelerde de öyle!.. Buna bir kader, ya da alın yazısı demeğe dilim varmıyor. Türk Milletine  bu yapmacık kaderi lâyık görüp, onu  yaratanlar utansın…

Türkiye’de her yanlış hareketin fahiş olan bedeli; her nedense o işi yapan siyasilere değil, Türk Milletine fatura edilmektedir. Ne yazık ki Büyük Türk Milleti de bir kuzu rahatlığı içinde çeker onu sineye…

Yapılan bunca vahim hatalardan da ders almaz oldular, bu vatanda her nasılsa yönetimi ele geçirmiş olan basiretsiz siyasiler!..

Yıllardır Türkiye’nin başının belâsı olan terör gerçeklerini bir türlü göremeyen ve yanlış davranışlarla onun  beslenip semirmesine sebep olan iş başındakiler; sözde terörü bitirmek  adına, onlarla ortaklaşma hazırladıkları bir  “ Kürt Açılımı “ tuzağına düşüp, "Habur Rezaleti “ ni yaşatmadılar mı bize?..

Ancak bilahare,  taşın çok sert fark edenler, tornistan yaparak atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra, şimdi karşı çıkışlar yapmaya başladılar.

Bunun ağır faturası ve onun korkunç bedeli de yine Türk Ulusu’nun boynuna bindi. Ne var ki artık Üsküdar’da sabah olmuştu artık!..

Şimdi her şey bitti de bir “ Bedelli askerlik “  hikâyesi başlattılar, bizzat kendilerini inkâr ederek…

Niçin kendilerini inkâr?

Çünkü Başbakan bu konuda daha önce demişti ki:

“ – Bedelli askerlik ne getirir, ne götürür; halkın tavrı nedir, ne değildir. parası olan var, olmayan var; parası olmayana bu da gitsin, yapsın diyeceksin. Benim vatandaşımın belli kesimini rahatsız etmeyeceğine inansaydık bunu hallederdik.”

“Günümüzde belli askerlik yok. Ben Tayip Erdoğan olarak böyle bir sorumluluğun altına giremem. Parası olan var, olmayan var. Parası olan bastıracak parayı kurtulacak, parası olmayan askerlik yapacak…”

“ Seçimden sonra bunu referanduma götürürüz…” demişti.

Daha sonra, bu söylediklerini unutarak bedelli askerliği savunmuş ve bu kanun tasarısını hazırlatmıştır.

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!?..

Bu hal bir Başbakana yakışır mı? Bunu yeni mi icat etti dersiniz?

Hayır, hayır!.. Meşhur bir söz vardır:

“ İhtiyaçlar icatların anasıdır... “ O da çok paraya ihtiyaç duyunca ilk hükmünden caymak suretiyle “ Bedelli askerlik “ simidine sarıldı.

Bu yanar-dönerlik bir Başbakana yakışmasa gerek!..

Kendisini bu hallere düşüren ihtiyaç ve sebeplere gelince:

▪  Dünyayı saran ekonomik krizin artık Türkiye’ye de sıçramış olduğu besbelli bunu atlatmak için çok paraya ihtiyaç var.

▪  Van ve Erciş’te olan deprem, Devleti zor duruma soktu. Bu sıkıntı da ancak para ile giderilir…

▪  Onun etrafında kümelenmiş bulunan Karun kadar zengin ve ensesi kalın kişilerin çocuklarının askerlik durumu nedeniyle karşılaştığı yoğun istek ve baskının etkisi de akla gelebilir.

Aksi halde; oldukça güçlü bir hafızaya sahip bulunan Başbakanın; durup dururken önceki söylediklerini yutup, bedelli askerlik yasasına soyunması düşünülemez.

Ama unutmamak lâzımdır ki; tasarlanan şekli ile“ Bedelli Askerlik Yasası”  eşitlik ilkesine üstün hukuk kurallarına, insan haklarına ve Anayasaya aykırı olacaktır

**************************************************************

14 Kasım 2011

İleri Demokrasi’den Örnekler

NEŞE DOSTER

Daha önce de yazdım. Yine yazacağım. İleri demokrasimizin yine çok ileri örneklerini bu hafta da milletçe yaşadık, gördük. Binlerce kilometre yolu göze alarak ülkemize gelen Japon doktor Atsushi Miyazaki ve 30 yurttaşımızı daha depremde yitirdik. Üstelik Çevre Bakanı’nın; “Şu anda en güvenilir yer Van merkez ve Erciş’tir, buralarda bir daha büyük deprem olmaz, kimse deprem dedikodularına rağbet etmesin” gibi “gözle ölçümlü, tamamen bilimsel” açıklamalarına rağmen.

Yine bu hafta Gazi Mustafa Kemal’in yüce meclisinde cüce davranışlara tanık olduk. Emekçilerin hakkı için verdiği sendikal mücadeleyle değil, gerici iktidarlara, AB ve ABD fonlarına yakınlığıyla ve de mal varlığıyla bilinen bir sendikanın eski başkanı, şimdinin milletvekili olan Uslu soyadlı idare amiri, durumdan olağanüstü bir vazife çıkararak Kamer Genç’i yaka paça kürsüden indirdi. Böylece de hem patronunun gözüne girdi, hem de depremde nakavt olan ülkemizin ileri demokrasisinde, meclis minderinde ve milletvekili meydanında ne denli güçlü, ne kadar kuvvetli olduğunu dosta düşmana ilan etti.

Bu arada en önemlisi ertelenmeyip iptal edilen Cumhuriyet Bayramı kutlamalarından sonra 10 Kasım törenlerinde büyüklerimize bir haller oldu. Gazi Mustafa Kemal ve laiklik hakkında geçmişte ettiği sözler belleklerde tazeliğini koruyan Bay Arınç, Atatürk’ü övdü. Eşiyle “Vardar Ovası” adlı türküyü büyük bir keyifle dinlediklerini söyledi. Herkesi şaşırtan açıklamalar yaptı.

Eş başkan “Türkiye’nin bugün ulaştığı seviye, Gazi Mustafa Kemal’in hedeflediği seviyedir. Cumhuriyet emin ellerdedir” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Anıtkabir özel defterine Atatürk’ü rahmetle andığını yazdı.

Özetle sevgi ve övgü seli doruğa ulaştı. Böylece filmlerin, yazı dizilerinin, her şeyi bilen ekran kuşlarının, az okuyup çok konuşanların dillerinden düşürmediği; “Leblebi, rakı, zeybek, Rumeli türküleri, Fikriye hanımın karşılıksız aşkı, Latife hanım’ın sinirli hallerinden” sonra ilk kez Atatürk yönetim erbabınca anlaşılır gibi oldu. Bize de her şeyi önceden bilip gördükleri için bu büyük değişimde acaba Letonya’daki Riga Üniversitesinin saat 9.05’te ayağa kalkarak O’na saygı duruşunda bulunmasının, İzmir’deki Yunan konsolosluğunun bayrağı yarıya çekmesinin bir rolü olabilir mi diye düşündürdü.

Yıllar önce Ankara Ticaret Odası’nın davetlisi solarak Avrupa’dan gelen motivasyon hocası Emil Ratelbeand oda başkanına şunları söylemişti; “Yapmanız gereken tek şey Anıtkabir’e gitmek ve O’nun kitaplarını tekrar okumaktır. Ülkelerin Atatürk gibi cesur insanlara ihtiyacı var”.

Yine İspanya’nın Ankara eski Büyükelçisi Carlos Carderara şöyle konuşmuştu: “İkinci kez kendi isteğimle geldiğim ülkenizden ayrılırken ülkeme Atatürk kitapları, rozetleri ve resimleriyle dönüyorum, ailem ve dostlarım için”.

Örneklerden de anlaşılacağı gibi Atatürk’ün entelektüel haritası aslında öylesine geniş, kapsamlı, derin ve çok boyutlu ki onu anlamaya bir ömür yetmez. Çağdaşlaşma, uygarlaşma, bilimselleşme yolunun aklın ve bilimin egemenliğinden geçtiğini savunmaya bir ömür nasıl yetsin?

Sözü batıdan açmışken batıyla noktalayalım. ABD’nin 16. başkanı Abraham Lincoln diyor ki; “Bırakın halk gerçekleri bilsin. Ülke o zaman güvende olur”.

Acaba bunu kimin için söylemiş dersiniz?

**************************************************************

10 Kasım 2011

NEŞE DOSTER

(130)- ( 88) - (73) ...

Üç önemli tarih, üç önemli olay, üç önemli konu

● Mustafa Kemal doğalı 130 yıl olmuş.

● Cumhuriyetimiz kurulalı 88 yıl olmuş.

● Atatürk aramızdan ayrılalı 73 yıl olmuş.

130 yıl önce Selanik’te başlayıp karanlığın üstüne bir güneş gibi doğan bu yiğit önder, Tanrının ülkeye bir armağanıdır, hem de mucizevî bir armağan. Tam da burada noktasına virgülüne dokunmadan İranlı bir şairden alıntı yapmak farz oldu. “Tanrı, bir toplumun elinden tutmak isterse, başına Atatürk gibi bir adam getirir.”diyor.

88 yıl önce kurulan bu büyük cumhuriyet, Atatürk ve bir avuç yurtseverin yüreklerindeki ateşi Anadolu topraklarına düşürdüğü kıvılcımın, Mustafa Kemal’de Anadolu’da yaşanan destanın adıdır.

73 yıl önce aramızdan ayrılan bu aşılmaz ve aşınmaz lidere gelince, onun herkese söyleyecek bir sözü, herkesin de ondan alacak bir dersi vardır. O sadece ülkemizin değil, mazlum milletlerin esin kaynağı ve kurtuluş reçetesidir. Aksi halde 1979 yılında UNESCO’nun 156 ülkenin oy birliğiyle onu yılın lideri seçmesini nasıl açıklardık?

Bu yıllar içinde ülkemiz nereden nereye gelmiş? Dış politikada, iç politikada, eğitimde, sağlıkta, yargıda, ekonomide neler olmuş, neler değişmiş, nelere dur, nelere koş denilmiş? Bunları her gün yazılanlardan okuyoruz zaten!

Bugün cilt cilt ansiklopedilere, binlerce yerli yabancı yazarın kitaplarına sığmayan Gazi Mustafa Kemal’i, bir köşe yazısına sığdırmanın olanaksızlığı karşısında bir kaç satır başı açmakla yetinelim. Öncelikle kişisel bir parantez açalım. Konferans, konuşma, panel, söyleşi vb. için çağrıldığım her yerde, her ülkede kürsüye çıkarken konuşmama şöyle başlarım; “Geldiğim bu noktayı bir tek kişiye ve onun devrimlerine borçluyum. Atatürk’e. İnsanın böyle bir lidere sahip olması hem yaşamını kolaylaştırıyor, hem de ona anlam, güç, zenginlik ve onur katıyor.”

Sonra da konuşmamı şöyle bitiririm; “İlk teşekkürüm hayata! Bize Atatürk gibi bir lider gönderdiği için. İkinci teşekkürüm kadın- erkek eşitliğini sağlayan ve kadını Cumhuriyet projelerinin temeline oturtan Gazi Mustafa Kemal’e. Üçüncü teşekkürüm de bizi Atatürk devrimleriyle eğiten ve yetiştiren Cumhuriyet öğretmenlerine.”

Düşünüyorum.

Küçüktük, evimizin ve resmi kurumların duvarlarını süsleyen resimlerine bakar, çocuk aklımızla yaptıklarını anlamaya çalışır, ama onu severdik.

Büyüdük, ailemiz ve büyüklerimiz başardıklarını anlattıkça tanıdık, ona saygı duyduk.

Okullu olduk, öğretmenlerimiz Cumhuriyeti ve devrimleri öğretince ona hayranlık duyduk.

Yaşlandık, ona ve eserlerine toz kondurmadık, dil uzatana karşı dilimizi uzun, kalemimizi keskin tuttuk.

Geldiğimiz noktada onu özleyişimiz, onu arayışımız, onu aramamız bundan. Bu nokta şaşırtıcı olmaktan çok sarsıcı ve düşündürücüdür. Çünkü bize ve kuşağımıza ülke sevdalısı olmak, değerlerimize sahip çıkmak, laik ve çağdaş Türkiye’yi sevmek öğretilmişti. Bugün gelinen noktada üzüntümüz de, feryadımız da, tepkimiz de bunadır, bundandır, bunlaradır.

Napolyon diyor ki; “Bir ülkenin coğrafyası o ülkenin kaderidir.”

Şimdi gelin! Bir coğrafyayı vatan yapmak için kanla, canla bedel ödeyenlerin, kan ve can pahasına kurdukları ülkemizin gerilerine doğru gidelim. Kurtuluş yıllarına, kuruluş yıllarına, insanlarının yazgılarının değiştiği yıllara bakalım.  Öğretmenlerin eğitim coşkusuyla yollara düştüğü yıllara, mühendis ve mimarların ülkenin yollarını yapılarını inşa ettiği yıllara, hekimlerin sağlıklı kuşak yetiştirmeyi hedeflediği yıllara doğru uzanalım. O yıllar tarihin hem yapılıp, hem yazıldığı yıllardır. O coşkuyu anlamadan bugüne bakmak eksik olur, yanlış olur.

Cilt cilt ansiklopedilere konu olan, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük üç beş liderinden biri sayılan ve bu sıfatı fazlasıyla hak eden Atatürk, elbette bir yazıya sığmaz. Bu ülkenin, bu toprakların vatan yapılmasında, her adımında, her atılımında mührü olan, “Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” diyen bir lideri bir yazıya sığdıracak kadar yetenekli de değilim ayrıca. Ancak içimde kalmasın! Deryada damla hükmünde olmayan birileri ona diktatör demiş. Kemalist rejimin hiçbir uygulamasında hiçbir adımında, hiçbir atılımında bu sözü haklı çıkaracak tek bir uygulama yoktur. Onun yazışma ve konuşmalarında iki sözcük dikkat çeker; “dimağ ve vicdan” Dimağla üst düzeyde düşünsel faaliyeti anlatır, çünkü o düşünen okuyan, inceleyen bilim ve felsefeyle ilgilenen biridir. Vicdana gelince onu önce yakın çevremizde arayıp, sonra da onun yaşamına baktığımızda ne demek istediği anlaşılır. Kişileri içi boş sözlerle değil, eserlerine ve onun için söylenip yazılanlara bakarak değerlendirmek gerekir.

Sözün özüne gelirsek; O ulusal gururumuzdur insanlığın bize ve mazlum milletlere armağanıdır. Siz bakmayın cumhuriyet kurulduğunda üst üste konulan tuğlaların, bugün birileri tarafından duvarlar altında bırakılma gayretlerine. Cumhuriyet Bayramı’nın ertelenme gerekçelerine. Bakın Japonya’nın en çok satan gazetelerinden Mainichi Shimbun, tam sayfa ayırdığı Atatürk için ne demiş;

“Osmanlı’dan bir Cumhuriyet çıkaran Atatürk’ün ölümünden sonra onu geçecek birinin çıkmayışı Türkiye’nin gerçek bir trajedisi olsa gerek.”

Sözü biz değil, elin Japon’u diyor!

Anlaşılmayan anlaşıldı mı?

**************************************************************

28 Ekim 2011

Kars’ın Kurtuluşu ve Anılar

Osmanlı - Rus savaşında, Osmanlı’nın yenik düşmesi sonucu, maalesef Kars kırk yıllık bir esaret içinde bulmuştu kendini.

Takdire şayandır ki bu süre içerisinde Kars; mücadeleci ruhundan, milli örf ve adeti ile geleneklerinden hiçbir şey kaybetmemiştir.

Rus işgali sırasında, daha çok Ermenilerden zulüm gören Kars halkı, Atatürk’ün istiklâl savaşını başlatmasından daha önce; bağımsızlık için bir mücadeleye girişmiş ve İbrahim Cihangirof başkanlığında, Kars’ta “Milli Şûra Hükûmeti” adında bir devlet kurarak bağımsızlık savaşına atılmıştır

Ancak mütareke yıllarına kadar süren bu fiili durum; daha sonra işin içine İngilizlerin girmesiyle, son bularak İttihat ve Terakki mensupları gibi; Cihangirof da  İngilizler tarafından tutuklanarak, ölüm cezası ile yargılanmak üzere Malta Adasına sürülmüştür.

Daha sonra, Atatürk’ün başlatmış olduğu milli mücadele içinde, doğu cephesi kumandanı olan Kâzım Karabekir Paşa, özellikle Ermenilerin direnişlerini kırarak 29 Eylül 1920 de Sarıkamış’ı ve 30 Ekimde de Kars’ı işgalden kurtarmıştır. Bu nedenle her yıl 30 Ekimde Kars’ın kurtuluşu kutlanmaktadır.

Kars’ın kurtuluşunda, Kâzım Karabekir başta olmak üzere; Halit Paşa ile Gazi Ahmet Muhtar Paşa da büyük yararlıklar göstermiş olduklarından Karabekir ile birlikte onların da adları Kars’ın üç büyük caddesine verilmiştir

Kars’ın kurtuluş törenleri ile, birlikte bütün resmi bayramlara ait olan benim ilk anılarım öğrencilik yıllarıma rastlar. Kars’taki öğrencilik yıllarıma…

Resmi bayram ve kurtuluş günlerine her zaman okulumuz da katılır ve yapılan bütün tören ile resmigeçitlere götürürlerdi bizi öğretmenlerimiz…

Kars’ın kurtuluşunu büyük coşkularla kutlardık her yerde. Karslı olmak sevgi ve sevinci içinde.

Doğrusu ta çocuk yıllarımdan beri;  belki de bir hastalık derecesine varmış olan bir hal var bende!.. Ben bir Kars sevdalısıyım,  bir Kars sevdalısı…

Yücel Erdem’in babası, rahmetli Ali Erdem’in müdürü olduğu “ İsmetpaşa İlk Mektebi” ’nin  sıralarından itibaren, şiir adına bir şeyler yazmaya başlamıştım, çocukluğumda…

Bir gün bunu sezen rahmetli öğretmenim Ferhunde Hanım bana şiirde hece vezni ile kafiyeyi öğretmişti, o zamanlar…

Ben de ona “Kış ve Kuşlar” konulu ilk vezinli, kafiyeli şiirimi armağan etmiştim.

Ortaokul ve lise sıralarında da şiir yazıyordum, zamanı geldikçe…

Ayrıca, duyduğum, öğrendiğim güzel şiirleri hafızamda tutar ve yeri gelince okuyup, sükse yapardım büyüklere, aklım sıra!..

O yıllarda Çıldırlı Âşık Şenlik’ in şiir ve deyimleri de bende büyük hayranlıklar uyandırmıştı doğrusu… Özellikle “Can Sağ iken Yurt Vermeyiz Düşmana” isimli şiiri ile Kars’ı konu alan dörtlük cinasları beni çok etkilemişti.

Kendi kendime “ben niye bu kadar güzel yazamıyorum” diye yüksünüp durdum uzun zamanlar.

Bu cinaslardan birisinde  Âşık Şenlik; “ Kars ayaz…” / Hava bulut Kars ayaz. / Kâtip kurbanın olum; / Mektubumu Kars’a yaz!.. demiş

Ötekinde ise; “ Karsa da…” Hava bulut karsa da” /Müşkül halim bildirin; Çildır’a da Kars’a da!..” ifadesini  kullanmıştı.

Bu güzel buluş ve cinasları her okudukça içim titriyordu… Ah ben de bu kadar güzel yazabilsem diye gıpta ediyordum, her zaman.

Bir gün ben bu düşüncelerin doğum sancısını çekerken ilham perisi iki    kez çalmıştı kapımı!.. Ona aralık bıraktığım kapımı… İki kere fısıldamıştı  kulaklarıma:

Birincisi; “ Kars’a git!.. / Yağmursa git,karsa git!../ Gerçek cennet  sanırsın; / Hele bir yol Kars’a git!..”

İkincisi de ;  Kars aydın, / Hava bulut Kars aydın!../ Şu akan göz  yaşlarımı; / Yağmur saydın, kar saydın!..”

Dünyanın en güzel yeri Kars’tı, o günler benim gözümde, Kars!.. Kars’tan ayrılırsam deli, divaneye dönerim… gibi gelirdi bana…

Bu duygumu şöyle ifade etmiştim o günler:

“ Bir gün senden ayrı düşsem; / Yaralanır her yanım Kars!../ Toprağını, taşın öpsem; / Ah canım Kars, Cananım Kars!../ Bir cennetsin tek başına; / Destan olmuş işine, /  Toprağına ve taşına; Kurban olsun bu canım Kars!../

Sene 1946, Kars Lisesi’nde öğrenciyim…

O yıllarda Ruslar: Boğazlar ile Kars, Ardahan’ı istemekte,,,

Yine o günlerde Kars Fatihi olan, rahmetli Kâzım Karabekir bu isteğe karşı meydan okuyan sert bir cevap vermişti:

“ Boğazlar boğazımız, Kars, Ardahan da bel kemiğimizdir!..”

Ben Rusların o istekleri karşısında deli, divaneye dönmüştüm, Kars    sevdası ile dopdolu olan çocuksu yüreğimle…

Yavuklusuna göz dikilmiş bir sevgili gibi görüyordum kendimi!..

Bu sıkıntılar içinde yine uykularım kaçmış ve bir gece vakti yine ilham perisi çalmıştı kapımı, Ruslara cevap vermem için:

“Karıştırın Tarihi” başlıklı şu şiirle haykırmıştım onlara:

Şarktan garba yel gibi sürdüm yağız atımı,

Dedim Moskof ezelden bilmez misin adımı!..

 

Bütün Asya, Avrupa bana cirit sahası;

Tarih bunu saklamaz, söyler, vardır dahası…

 

Kılıç sesi çınlıyor, dinle savaş yerini;

Sor o sesten, o sesten Türk’ün öz değerini.

 

Medeniyet fecrini kılıcımla ben açtım;

O nurları avcuma alıp, dört yana saçtım.

 

Daha tarih bilmezken böyle çetin bir işi;

Milyonları çiğnedik bir hamlede kırk kişi!..

 

Allah, Allah sedası, kılıç sesi bir beste;

Plevne, Sakarya, Kars, Ardahan bu seste

 

Önümüzde baş eğdi, vahşi, barbar ceddiniz

Nâralarla inledi ufuk, ova, dağ, deniz!..

 

Unutarak dünleri. “Kars’ımızı istemek”,

Buyur da gel meydana“Kars’ı verin” ne demek?

 

Yanardağdır, dokunsan lâvlar saçar kanımız;

Yeter bu yurt uğruna feda olsun canımız!..

Benim bu şiirim o zaman, Kars Lisesi içinde büyük bir yankı  yapmış ve herkes biri birine okur, ve bundan bahseder olmuştu. Kars’taki küçük imkânlı yerel gazeteler bile ilk sayfalarında yayımlamışlardı bu şiiri…

Kars’ın kurtuluşu ile ilgili tören ve resmi geçitler İstiklâli Milli Caddesindeki Orduevi önünde ve günün mâna ve önemini belirten konuşmalar da Belediye binasının balkonundan yapılırdı.

Konuşmacılar daha çok tarihi bilgiler vermekle yetinirlerdi. Kars’ın kurtuluşuna dair şiir okunmazdı; çünkü öyle bir şiir yoktu. Oysa ben, başka illerin kurtuluşuna ilişkin olan şiirlere rastlamıştım bazı kitaplarda…

Kurtuluş günü,; öğleden sonra da, Kars’taki “Şehitler Mezarlığı” na gidilir dualar okunurdu.

Şehitler Mezarlığına ilk gittiğimde galiba il müftüsü olacak, Karadenizli bir hoca vardi. Bu hoca dualarını okuyup, bitirdikten sonra Karadeniz şivesi ile kısa bir konuşma yapmıştı.

Bu konuşma sırasında: “ Yonanlar sungimuzün altında hıncahıç oldular!..”  demişti. Oracıkta güleyim mi, ağlayayım mı?..diye karar verememiş, bu konuda Kars için yazılmış çok şeylerin bulunmadığına hayıflanmıştım. Yunanlıların Kars’ın kurtuluşu ile ne ilişkisi olabilirdi?..

Kars’ın kurtuluşu hakkında çok şeylerin, özellikle şiirlerin yazılmamış olmasından duyduğum üzüntü bir kurt gibi kemiriyordu beynimi…

Nihayet bir gün; kurtuluşa ait beyitler kafamdan dökülmüştü kâğıtların üstüne…”Kars’ın Kurtuluşu”…

Ben Kars’ta bulunduğum yıllar birkaç kez bu şiirin, öğrenciler tarafından “Belediye Balkonu” ndan okunduğunu bilirim. Ancak ben 1959 yılında Kars’tan ayrıldıktan sonra okunup, okunmadığını bilmiyorum. Yalnız geçmiş yıllarda birisi; bir kez yine bu şiirin aynı balkondan okunmuş bulunduğunu bana söylemiş ve.okuyan kızın da Kars tüccarlarından merhum Asker Yildırım’ın kızı olduğunu ifade etmişlerdi.

İşte o şiir,

KARS’IN KURTULUŞU

Bir sabahtı uyandık, ufuk kana boyanmış,

Vatanımın ahından güneş tutuşup yanmış !..

 

Gözlerdeki ışığı karanlıklar bürümüş ,

O nazlı ümitlerim bütün solmuş,çürümüş!..

 

Rüzgâr bize hüzündü, yağmur ise gözyaşı ,

Efgandan bulutlanmış yüce dağların başı…

 

Heyhat !.. Arslan yurdunda tilkiler oynaşıyor,

Bülbüllü bağlarımda baykuşlar dolaşıyor…

 

Vatan aşkı sönmemiş, sönmüş idi her ocak

Bütün ruhlar kükredi: “Bu vatan kurtulacak !...

 

Cenk havası çalınıp, davullara vuruldu ,

Vatan!.. Vatan!.. diyerek “Milli Şura “ kuruldu!..

 

Vatan aşkı gönülde, dudaklarda hürriyet,

Biz kadere haykırdık: “Esir olmaz bu millet! “

 

Damla, damla birikip, sel gibi dolup taştık,

Kadın, erkek demeden biz Kars için savaştık.

 

O yokluklar içinde harikalar yarattık ;

Zelil edip düşmanı, cehenneme fırlattık!..

 

Dumanları dağıttık, güneş doğdu nihayet,

Bütün tarih boyunca yaşayacak bu millet!..

Abbas GÖKÇE

**************************************************************


   

ke

                                                                                                                                                          anasayfa