|
20 Şubat 2012
Hem
şiş yanıyor, hem kebap!
NEŞE
DOSTER
Aklın, sağduyunun, sanatın, kültürün,
evrensel ve ulusal değerlerin izne
çıkarıldığı buna karşılık akıl
tutulmasının hız kesmeden, tatil
yapmadan gece gündüz çalıştığı
ülkemizden şaşırtmayan ama düşündüren
bir sayfa daha açalım.
Böylece çok derin anlamlar içeren
sözleriyle, özel çabaların- özel
uğraşların- özel çalışmaların ürünü olan
projeleriyle (çılgın mı demeliydim)
bizlere derin ohlar çektirip rahatlatan
ileri demokrasimizin yeni nimetlerine
yer vermiş oluruz.
Öncelikle yetersiz, sığ, cafcaflı,
parlak açıklamalarıyla bizi aptal
sayanlara bir çift sözümüz var. Bize
kulak verin ve bizi ciddiye alın. Sanki
bir zaman tünelinden geçiyoruz, her yer
zifiri karanlık, gökyüzünün maviliğini,
güneşin parlaklığını unutalı çok olmuş
gibi. Geleceğe ait umutlarımız giderek
tükeniyor nefes alabileceğimiz alanlar
giderek azalıyor. Bunu dikkate alın.
Örneğin ben kişisel olarak teselliyi en
çok da çocukken tanıştığım, büyüdükçe
tanıdığım, yaşlandıkça anladığım
yazarlarda buluyorum. Ve dostlarıma
özellikle de öğrencilerime bu yolu
öneriyorum. Çünkü onlardan iç
hesaplaşmayı, sorgulamayı, vicdan
denilen iç sesi dinlemeyi, vicdan azabı
çekmeyi, vicdanen rahat olmamayı
öğrenmişim. (günümüz gençliğinin vicdan
yapmak dediği) Düşünüyorum da inatçı bir
duygudur bu vicdan denilen meret,
yerleşince gitmiyor ve kök salıyor. Bir
gün İranlı bir annenin sesine yerleşip,
herkesi uyandıracak bir yankı yapıyor.
Bir başka gün Pakistanlı bir çocuğun
hıçkırıklarına gizleniyor. Ve bir gün de
Arjantin’den ses veriyor. Kısaca
musallat olunca gitmeyen insani bir
özellik olduğu için can çıksa da o
çıkmıyor.
Bu sanatsal girişten sonra gelelim
gelişmeye ve konuyu bağlamaya.
Eski bir futbolcu olan başbakanın
başlama vuruşuyla sahaya inen ilk 11’e
bakınca Allah için bağlılık ve vefa
konusunda vicdanen çok rahat olduklarını
söylemek mümkün. Yeni yeni sahalara inen
Bülent Gedikli, hiç sahalardan çıkmayan
Bülent Arınç, yeşil sahaların taze adı
Bekir Bozdağ, hiç eskimeyen Hüseyin
Çelik tahrip ve tahrik gücü yüksek
vuruşlarıyla (atışlarıyla) başbakana ne
kadar bağlı olduklarının işaretini her
fırsatta veren bir dörtlü adeta. Bu
dörtlünün aynı konudaki eş zamanlı
açıklamaları, onay ve işaretleri olmasa
milletçe halimiz nice olur acep? Bu
arada toplumsal doku lime lime olmuş,
her şey arapsaçına dönmüş, ortalığı toz
duman bürümüş, sevgisizlik diz boyunu
aşmış, güvensizlik yerlerde
sürünüyormuş, hem şiş hem kebap
yanıyormuş. Kime ne? Ya da onlara ne?
Önemli olan gücünü kimsenin
tartışamayacağı bir genel başkana olan
koşulsuz ve sınırsız bağlılıktır.
Tepeden inmeci bir toplum mühendisliğine
soyunmaktır. Çayı abdest alarak
demlemek, gençliği; dindar, ateist,
tinerci, isyankâr, istikametsiz,
meselesi olmayan diye yaftalamaktır.
Kafaların kardeşliğidir. Biat
kültürüdür, hayal gücü çok geniş
kadronun kendilerine biçtiği görevdir.
Vicdanın sesi mi? O bir başka bahara
artık.
Bu dörtlü işini biliyor, iyi yapıyor.
Gerisi laf- ı güzaftır…
**************************************************************
15
Şubat 2012
Yargının da Önüne Geçmek
Abbas GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi
PKK ve Mit ilişkilerinde, haklarında
soruşturma açılıp da mahkemeye
çağrıldığı halde gitmeyen ve başına
buyruk bir davranış içine giren ya da
itilen Mit Müsteşarını bu durumdan
kurtarmak için, yetkililerde bir telâş,
bir telâş!.. Hafazanallah !...
Ama onlar da her başı sıkışanlar misali;
ne yapsak, n’etsek?.. demeden bir ampul
yandı… Ve kendilerine göre
ışıklandırdılar içine düştükleri o
karanlık yolu!..
Neymiş o yol?..
Mit Müsteşarı hakkında ceza takibi
yapılabilme imkânını Başbakanın iznine
bağlamak!..
Kısaca yasalara göre yargının bu güne
kadar yaptıklarını askıya almak!.. Yani
yargının önüne geçmek!..
Nasıl olacak bu iş?.. Hangi
yasalara göre?..
Kolay canım, kolay!.. Ampul tekrar
yanar, aydınlatır ortalığı ve arkasından
gelir yeni yasa!.. Tabii
Sayın Başbakanın emriyle!..
Yasa neyi halleder demeyin?.. Sakın, her
şeyi!.. Her şeyi!..
Kolları sıvadı bu konuda ahkâm
kesenler!..
Hemen bir kanun teklifi hazırladılar;
Mit yasasında değişiklik ek yapan bir
kanun teklifi…
Neymiş o kanun teklifi?.. Şu:
-“Mit Müsteşarlarının görevlerinden
dolayı haklarında ceza kovuşturması
yapılması Başbakan’ın yazılı iznine
tabidir… Yani o müsteşar ne suç işlerse
işlesin, Başbakan “evet” demese onu
mahkemeler yargılayamaz ve kılına bile
dokunamaz!..
Oysa onun üstüne atılan suçlar çok
ağırdı. Şöyle kİ:
▪ Apo’nun, silâhlı eylem
talimatlarını Kandil’deki teröristlere
ulaştırmaya aracı olmak iddiası;
▪ PKK nın şehir uzantısı olan KCK
nın yapılanmasının MİT in gözetimi
altında gerçekleştirilmiş olması savı;
▪ Apo’nun önce ev hapsine alınması ve
sonra da serbest bırakılması için PKK
ile MİT in anlaşmış oldukları
söylentisi;
▪ 14 Temmuz 2011 de DTK nin
özerklik ilânının MİT’in rızasıyla
yapılmış olması savı;
▪ KCK sanıklarının tahliye
edilmeleri konusunda MİT’in PKK ya söz
vermiş olması iddiası ve;
▪ Ayrıca, polis ve askerlerin
çalışmalarına ilişkin bilgileri de
PKK ya Mit’in sızdırdığı yönünde
iddialar vardır.
Bunlar yalan, ya da doğru…Neden
gerçeğin ortaya çıkmasından korkuluyor
neden?..
Bunun ucunun kimlere kadar
dayanacağından mı?..
Bu şüphe ve endişe niçin? Oysa şüphe bir
nura koşmak değil de nedir?..
Hazırlanan kanun teklifi Adalet
Komisyonunda kabul edilmekte…
Gel gör ki; Adalet Bakanı bu
kadar la da iktifa etmeyerek bu izin
alma sınırlarının genişletileceğini
ve bunun gibi öteki üst düzey
yöneticiler hakkında da mahkemeler
soruşturma açabilmeleri için “
Başbakanın iznini gerektirecek bir
düzenleme yapacaklarını ifade
etmektedir.
Bütün bunların kısaca anlamı
“yargının önüne geçmektir”. Onun yolunu
kapamaktır
Yani; ey savcılar, mahkemeler!.. Üst
düzey yöneticilerimiz ne suç işlerlerse
işlesinler biz istemesek siz onları
yargılayamazsınız?..demektir. Böylece
bu yasa değişiklikleri ile
yürütme erki, yargı erkinin de önüne
geçmiş olacaktır.
Bir önceki yazımda belirtmiş olduğum
gibi; “Meclis çoğunluğu”,
“Çoğunluk Hükûmeti” ve “Anayasa
değişikliği ile yargının ele
geçirilmiş olması” gerçekleri
karşısında ;
Türkiye’de Devleti oluşturan üç erkin
de tek elde toplanmış olduğu gün gibi
açık bir gerçektir.
Bu son gelişme ile de daha öteye
gidilerek yargının da önüne geçilmiş
bulunuyor. Başbakanın izni olmadan o
kişiler yargılanamayacaklardır.
Söyler misiniz Allah aşkına!..Böyle bir
oluşumun; demokrasi, adalet, hukuk, hak,
mantık, insan hakları ve hukukun
üstünlüğünün ideal olduğu çağımızda yeri
var mı?
**************************************************************
13 Şubat 2012
Türkiye’de Hukukun İçine Düşürüldüğü
Çukur
Abbas GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi
Türkiye’de hukuk bir çukur içerisine
düşürülmüştür artık!.. Ne zaman ve nasıl
çıkacak bu çukurdan kim bilir?..
Anayasamıza göre “ Türkiye bir hukuk
devletidir “ Kanun devleti değil!..
Ama bu gidişatla hukuk ve hukuk
devleti artık bir çukura düşürülmüş ve
onun yerine kanun devleti hâkim
olmuştur.
Bu durumda Türkiye’de artık “hukukun
üstünlüğü” nden söz edilebilir mi?..
Hukukun üstünlüğü yerine iktidar icraatı
ile ve onun yapmış olduğu yasaların
üstünlüğü geçmiş bulunmaktadır.
Böyle bir hukuk devleti olur mu Allah
aşkına!..
Oysa hukuk devletlerinin oluşumunda;
yasama, yürütme ve yargıdan ibaret olan
üç gücün biri birinden kalın çizgilerle
ayrılmış olması gerekir.
Türkiye’de öyle mi?.. Hâşâ ve sünme
hâşâ!..
Çok zorlu mücadeleler sonunda kabul
olunarak yürürlüğe konulmuş olan 1961 ve
1982 Anayasaları da bu demokrasilerin
esası olan üç devlet erkini biri
birinden ayırmış bulunmaktaydı.
Bu günkü uygulama ve değişikliklerle
artık onların yerinde yeller esiyor
artık!.. Yani üç devlet gücü de tek elde
toplanmış bulunuyor. Nasıl mı? İşte
böyle:
● Yasama gücü, yani
Meclis’te kanun yapma imkânı, sadece ve
sadece çoğunluğa hâkim olan iktidar
partisinin eşlinde değil mi?..
● Yürütme gücünü yani
hükûmeti, yine iktidar partisinin
elinde…
● Yargı’ya gelince, son
Anayasa değişikliği ile; Hâkimler
Savcılar Yüksek Kurulu, dolayısı ile tüm
adli yargı yanında; İdare Mahkemeleri,
Danıştay ve Yargıtay da iktidar
tarafından ele geçirilmedi mi?..
Öyleyse ne kaldı geriye yargıdan
yana?..
Böylece devleti oluşturan üç erk de tek
elde toplanmış olmuyor mu?..
Şu olanlara bir bakar mısınız,
Allahaşkına!..
● Deniz Feneri
dâvasına bakan ve biraz onun
derinliklerine inmek isteyen savcılar
boylarının ölçüsünü alarak derhal o
görevden uzaklaştırıldılar
oradan!..
● Şimdi de Mit – PKK
ilişkilerini inceleyen savcı;
işin künhüne girmek isterken bir anda
çarpılarak elinden alındı dosyası!..
▪
Bu dâvadaki sanık Mit Müsteşarının
yargılanabilmesi için Başbakanın iznini
gerektirecek biçimde bir yasa
değişikliği yapılmakta!.. Adama ve
zamana göre kanun değişikliği olur mu?..
Hani Türkiye’de demokrasi, hukukun
üstünlüğü ve eşitlik vardı?..Hani
Anayasalar kuvvetler ayrılığı ilkelerini
getirmişlerdi Türkiye’ye demokrasi
adına!..
Açıkça görülmektedir ki; Türkiye’de
kuvvetler ayrılığı ile birlikte;
demokrasi, hukukun üstünlüğü, hukuk ve
Anayasa bir çukura düşürülmüştür.
Atatürk Türkiye’si hiçbir zaman
bir Ortadoğu ülkesi olamaz ve buna lâyık
değildir.
**************************************************************
10 Şubat 2012
P K K İ l e
H ü k û m e t İ l i ş k i l
e r i n i n K o r k u n ç
Y a n l a r ı
Abbas GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi
Norveç’in başkenti Osloda; T.C. Hükûmeti
adına MİT ile PKK nın görüşmelerinin
açıklanması ile; Türkiye için
çok korkunç gerçekler su yüzüne çıkmış
bulunuyor!..
Düşmanı bile olsa, bir ülke
yöneticilerinin onunla temas ederek
aradaki anlaşmazlığın çözülmesine
çalışması çok normaldir. Bu görüşmelerde
ülke çıkarlarının, görüşmeciler
tarafından en ön safta tutulması da
tabiîdir.
Bu açıdan Oslo’da Hükûmet adına
görüşmeleri yapmış olan MİT
görevlilerini kınamak haksızlık olur.
Ancak yeni, yeni Devlet ve Hükûmet
ayırımını fark etmeğe başlayan
Başbakan’ın; içerik hariç, sırf
görüşmeği kınayanlara verdiği yanıt
normaldir.
Görüşmelerin içeriğine gelince;
hükûmet adına MİT yetkililerinin:
● Apo’nun, silâhlı eylem
talimatlarını Kandil’deki teröristlere
ulaştırmaya aracı olmak iddiası;
● PKK nın şehir uzantısı olan KCK
nın yapılanmasının MİT in gözetimi
altında gerçekleştirilmiş olması savı;
● Apo’nun önce ev hapsine alınması ve
sonra da serbest bırakılması için PKK
ile MİT in anlaşmış oldukları
söylentisi;
● 14 Temmuz 2011 de DTK nin
özerklik ilânının MİT’in rızasıyla
yapılmış olması;
● KCK sanıklarının tahliye
edilmeleri konusunda MİT’in PKK ya söz
vermiş olması iddiası ve;
● Ayrıca, polis ve askerlerin
çalışmalarına ilişkin bilgileri de
PKK ya Mit’in sızdırdığı yönünde
iddialar vardır
Bütün bu iddia, söylenti ve savlar tek
kelime ile; K o r k u n ç t u r ! . .
Korkunç!..
Bu korkunç tabloların mimarı
kimdir?..diye düşünmeğe gerek var mı
bilmem?..
“Kürt açılımı”
saçmasının bir ürünü olarak; Habur sınır
kapısında seyyar mahkeme kurduran, oraya
özel hâkimler gönderen, gelen
teröristlerin “pişmanım” yerine
“pişman değilim” demelerine
rağmen pişman olduklarını kabul eden
zihniyet ve o zihniyetin başı olan
Başbakandır.
Bütün bu skandallara rağmen, MİT
mensupları; bir yalanlama yerine sadece;
“ Devlet bir görev verdi, biz de
yerine getirdik…” diyorlar.
Mit’e toz kondurmak istemeyen Başbakan;
PKK söz konusu olsa bile; hükûmet’in, bu
kabil görüşmeleri herkesle
yapabileceğini savunmaktadır.
Buna yanlış diyemeyiz, ancak bu
yetkinin ülkenin yararları ile sınırlı
olduğunu unutulmamalıdır.
Yürütmenin başı olsa da; hiçbir yasa,
hiçbir ülkeyi, onu can evinden vuracak
bir terör örgütüne teslim olmaya izin
veremez!..
**************************************************************
9 Şubat 2012
Dindar Bakanlar ve Okulları
Neşe DOSTER
Hafızlık eğitimi olmasa da becerisi olan
yönetim kadromuza bakınca eğitim ve
kültür tarihimizin çınarları, kurucu
kadroları geliyor aklıma. Hasan Ali
Yücel düşüyor usuma. Dünya
Klasiklerinden Köy Enstitülerine kadar
biçim verdiği eğitim ve öğretim dünyamız
üşüşüyor beynime. Bakan olarak da, yazar
olarak da, dava adamı olarak da, düşünür
olarak da hayalleri olan, derin kültür
ve zengin edebiyat dünyaları olan o
ulaşılmaz kadrolar canlanıyor
belleğimde.
Sözcü Gazetesi, Pazar günü manşetten,
bakanlar kurulu üyelerinin hangi
liselerde okuduğunu yazmış. Kabinenin 20
bakanı düz lise, 5 bakanı imam hatip
lisesi mezunuymuş. Beni 4 bakanın mezun
olduğu okullar özellikle ilgilendirdi.
Niye ilgilendirmesin ki? Cumhuriyet
değerleriyle büyümüş, Cumhuriyet
öğretilerini benimsemiş bir yurttaş ve
eğitimci olarak, rektörü eleştiren
öğrencilerin hapis cezası aldığı, dekanı
eleştirenlerin okuldan uzaklaştırıldığı,
konser bileti satanların
cezalandırıldığı bir ortamda yazmayıp da
ne yapayım?
Gelelim bakanların mezun olduğu
liselere.
Egemen Bağış ve Recep Akdağ Ankara
Atatürk Lisesi, Zafer Çağlayan Ankara
Gazi Lisesi, Suat Kılıç Samsun 19 Mayıs
Lisesi mezunu imişler. Ne mutlu o
liselerin mezun ve mensuplarına ki böyle
kültürlü, bilgili, donanımlı, birikimli,
koltuğunu dolduran mezunları var.
Gelişen, değişen, yenilenen ve ilerleyen
demokrasinin Gazi Liseli, Atatürk
Liseli, 19 Mayıs Liseli mensupları var.
Mezun olduğu lisenin dernek başkanlığını
yapan biri olarak çok etkilendim.
İnsanın mezun olduğu okuldan bakanların
çıkması çok gurur verici. Ama beni en
çok da okul adları etkiledi. Baksanıza
19 Mayıs’ın tartışıldığı bir dönemde,
Gençliğe Hitabenin “ayet değil ki”
diye rafa kaldırılmak istendiği bir
ortamda, Atatürk’ün yapıtlarına karşı
savaş açıldığı bir süreçte, 4 bakan da
onun adını taşıyan ya da çağrıştıran
okullardan mezun olmuşlar.
Şimdi biraz gerilere gidelim.
Yıl 1933. Cumhuriyet’in 10. yılı.
Türkiye’nin nüfusu 15 milyon. Bunun
yüzde 80’den fazlası okuma yazma
bilmiyor, bir o kadarı da köylerde
yaşıyor.
Bunu bakanlar bilmez mi? Elbette bilir.
Atatürk, Gazi, 19 Mayıs Liselerinden
mezun olan bakanlar bilmez mi? Kuşkusuz
bilir.
Ama bilinmeyen ya da görülmeyen, daha
doğrusu görülmek istenmeyen şudur. Bir
yarınlara bıraktıklarımız vardır. Bir de
yarınlara hiçbir şey bırakmayanlar. Ve
bir de adı geçince gözlerimizin
ışıldadığı (bugünlerde daha çok
yaşardığı) birileri…
Hüseyin Çelik buyurmuş; “Kimseyi kanunla
sevdiremezsiniz”.
Haklı. Biz Gazi’yi kanunla, kanun
hükmünde kararnameyle değil, beynimizle,
bilincimizle, yüreğimizle sevdik.
Sevenlerin arasına girmeye de hiçbir
kanun, hiçbir iktidar, hiç bir söz
yetmez…
**************************************************************
6 Şubat 2012
Paul Auster ve Uyuyanlar
Neşe DOSTER
Çağdaş Amerikan edebiyatının en ünlü
yazarlarından olan ve güncel tanımla
dünyada da markalaşan Paul Auster,
“Hapiste yatan yazar ve gazeteciler
yüzünden Türkiye’ye gelmeyi
reddediyorum” dediği için, başbakan
ona da ayarı verdi. “Biz sana çok
muhtaçtık. Aman gel, ne olur gel. Gelsen
ne olur, gelmesen ne olur ya! Türkiye
irtifa mı kaybeder” deyip noktayı
koydu. Tabii ki bu yüksek dozlu
efelenmenin her zaman olduğu gibi
AKP’liler tarafından ayakta
alkışlandığını söylemeye gerek yok.
Ancak bunun bir nevi hizaya çekmek
olduğunu, bir bakıma da “hizadan çıkan
yanar” demeye geldiğini söylemeye gerek
var. Hatta dosta düşmana aba altından
sopa göstermek olduğunu, “dokunma!
cızzzzzzz” diye uyarmak demek olduğunu
da ilave ederek.
Şimdi burada duralım ve sözü hapiste
yatanların yakınlarının neler
çektiklerine bırakalım.
“Nedensiz, niçinsiz bizden koparılıp
alındınız. Gülüşümüz elimizden alındı.
Karnelerimizi bile özel izinle imzalatır
olduk. Bütün yaşamımız etkilendi. Her
istediğimizde size sarılamadık. Parka,
sinemaya, yemeğe el ele çıkamadık. Kendi
kendimize anasız ve babasız büyümeye
çalıştık. Küçücük bedenlerimize kocaman
acılar, özlemler sığdırdık. Uzaklarda
aradık izinizi, umutla. Korkuyla
uykulardan uyandık. Duygularımızı göçük
altında bırakanların birbirinin aynı,
içi boş açıklamalarını dinledik yıllar
boyu. Acı ve boşluk peşimiz hiç
bırakmadı. Biz erken büyürken,
büyüklerimizi her görüşte kışa biraz
daha yaklaşır bulduk. Telaş, kuşku,
kaygı, bekleyiş hayatımızın özeti oldu.
Bilinmezlik, umutsuzluk, dinmeyen
gözyaşları hayatımızın akışı oldu. Her
görüş sonunda kapanan kapıyla kahreden
ve bitmeyen bir boşluğa düştük. Gözümüz
kulağımız içerden gelecek ‘hastalandı’
haberine kilitli halde, yaşama tutunmaya
çalıştık. Her görüş gününde
kucaklaşmanın sıcaklığının ardından
başlayan çaresizlik içimizi de,
yüreğimizi de kararttı. Ancak daha
etkilisi ise dizi film izler gibi,
kuzuların sessizliğine bürünenlerin
duyarsızlığı ve kanıksaması oldu”
Şimdi söz sırası İndra Gandi’dedir:
“Eğer bir halk uyuyorsa, onu uyandırmak
kolaydır. Eğer uyuyor gibi yapıyorsa,
uyandırmak imkânsızdır”.
Ve son söz Paul Auster’de; “Atatürk
olağanüstü bir devlet adamı. Olağanüstü
bir lider. Türkiye’yi baştan yaratan
eşsiz biri. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra
dağılan Osmanlı’dan Türkiye’yi yarattı
ve modern dünyaya dâhil etti. 20.
yüzyılın en önemli tarihi
kişiliklerinden biri bence”.
Ayarın nedeni bu sözler olmasın sakın!
İrtifa ve itibar kaybına gelince onu
yaşayıp göreceğiz…
**************************************************************
01 Şubat 2012
F r a
n s a ‘ d a T ü r k
İ m a j ı
Abbas GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi
Paris’te ki bir enstitüde öğrenim görüp
de Fransız Danıştayı’nda bulunduğum süre
içerisinde Fransa’daki Türk imajını
yakından izlemek imkânım oldu.
O tarihlerde Kıbrıs olayları dolayısıyla
Fransız Danıştay’ında bulunan
meslektaşlarım ile aramızda sürekli
tartışmalar olurdu. Öyle ki hepsinin
körü-körüne Rum hayranı olduklarını,
Yunanistan’a toz kondurmadıklarını ve
Kıbrıs Rumlarının EOKA terör örgütüne
bile müsamaha ile baktıklarını üzüntü
ile görmüştüm.
Bir kez yine bu konuda onlarla daha çok
sert tartışmalara başladığımızda, durumu
fark eden Başkan araya girmiş
tartışmanın yumuşamasını sağlamıştı.
Avrupa’da, özellikle Fransa’da elle
tutulurcasına müşahedem o dur ki;
maalesef “Türk” kelimesi ile
“Barbar” kelimesi üst üste
düşünülmektedir. Yani “Türk” deyice
akıllarına “Barbar” ve yinen barbar
deyince akıllarına Türk kelimesi gelir.
Önceleri buna çok hayret etmiş ve
“niçin” böyle diye üzülmüştüm. Zamanla
bulmacayı çözmeğe çalıştım orada…
Fransız Milli Meclisi’ni gezerken bir
tablo dikkatimi çekmişti. “At
üzerinde Hun-Türk İmparatoru Atilla ve
onun ayakları altına serilmiş
Avrupalılar!..” Tablonun
altında da Atilla’nın, - dolayısıyla
Türklerin - barbarlığı yazılı!..
Bu tabloyu görünce ipin ucunu
yakalamıştım galiba!.. Asırların kuyruk
acısı…demiştim içimden.
Meclisinde bile Türk’ü barbar olarak
ilân eden bu ülkenin halkı da aynı
duygular içinde olduğu için Türk
kelimesi ile barbar kelimesini üst üste
düşünmez de ne yaparlar?.. Tüm Avrupa da
böyle!..
Bu korku hezeyanına rağmen;
Fransızların, Türk’le ilgili olarak
dillerinde yer almış bazı deyimler de
var: Mesela: “ Bir Türk gibi
kuvvetli “ sözü!..” (*)
Bu söz büyük, küçük, cahil ve münevver
herkesin ağzında ve bir atasözü gibi…
Örnek vermek gerekirse:
● Fransa’da bulunduğum sürede;
Fransızcamı daha da geliştirmek için
sürekli olarak ben Fransızca eserler
okumaya başladım. Bunlardan en önemlisi
Marcel Pagnol’un tiyatro
eserleriydi. Onlardan birisinde:
“ Çocuk hasta, evdekiler endişe
ve telâş içinde…Bir doktor getirirler,
evdekiler hasta kapısında beklerken onu
muayene edip çıkan doktor.” Telâş
etmeyiniz o bir Türk gibi kuvvetli!..”
(**) der. İşte münevverleri böyle.
Şimdi gelelim çocuklara…
● Bir grup Türk arkadaşlarla
Fransa’nın Marsilya kentini geziyoruz.
Otobüs şoförümüz dönüşte toplantı
noktası olarak bir durağı seçti ve dönüş
saatinde orada hazır bulunmamızı istedi.
Belirlenen saatte, istenen durağa gelmiş
bulunuyorduk. O sırada durağa yakın bir
ilköğretim okulundan çıkan çocuklar
sardılar etrafımızı…
Konuşmaya başladık onlarla…
Merakla milliyetimizi sordular… Biz de
siz bilin deyince bilemediler ve
İspanyol, Portekiz, Arap gibi
tahminlerde bulundular.
Biz, kendilerine hayır, hayır… biz
Türk’üz deyince hepsi hayretle ve
bir ağızdan “Ooo!.. Öyleyse siz
çok kuvvetlisiniz!..” bunu bize
gösterir misiniz?..dediler.
Ben de kendilerine; “isterseniz şu
arabaya binin sizi şu deniz kıyısına
kadar fırlatayım!..” deyince hepsi
birden korkup oradan kaçtılar.
Halkın durumuna gelince:
● Bir zamanlar metroda bir ilân…
İlânda iki kişi karşılıklı konuşmakta;
biri ötekine :
- Bir Türk gibi kuvvetli…
der, öteki:
- Bir Türk’ten kuvvetli ne var?..diye
sorunca:
- İki Türk!..
cevabını verir…Ötekinin:
- Peki bu Türklerden hangisi daha
kuvvetli?..
Sorusuna da:
- Falan şarabı içen!..
der. Bu bir şarap reklâmıymış meğer.
Fransa’da “Türk” ile ilgili başka bir
deyim daha var: “Türk kafası
yapmak” (***). Bununla da;
birisini şamar oğlanı durumuna sokmak,
bütün istihza ve alayların hedefi haline
getirmek kast edilmektedir.
Fransa ve Avrupa’nın bu peşin hükmü
karşısında; başta Sarkozy olmak
üzere, Avrupa’da hiçbir devlet ve
Avrupalının; bizim Avrupa Birliği’ne
girmemize razı olamaz ve hepsi
Ermeni’den yana olup asılsız soykırım
iddiasını aleyhimize çevirmektedirler.
Bu yüzden Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy
ve hempaları;1789 Fransız İhtilâli ile
Fransa’nın kazanmış bulunduğu, hukukun
üstünlüğü dahil, bütün hukuk ve
demokratik değerleri ayaklar altına
almış ve utanmadan Ermeni soykırım
safsatasını kabul etmeyenlere Fransız
Mahkemelerince ceza öngören bir acayip
bir yasa çıkarmıştır.
Neyse ki; Fransa’da aklıselim sahibi
olan Vekil ve Senatörler, bu saçma
yasayı iki ayrı başvuru ile Fransız
Anayasa Konseyi’ne götürme yolunu
seçmişlerdir. Bunlar arasında
Sarkozy’nin partisinden milletvekilleri
ve senatörler de ver. Bundan utansa
bari!.. Ne gezer!..Hani meşhur bir ata
sözümüz var, Herkesi tenzih ederim:
“ İt utansa tuman giyer!..”
Sırf, cumhurbaşkanlığı seçiminde,
Fransa’da bulunan bir buçuk milyon
Ermeni vatandaşının oyunu alabilme
sevdası ile Fransa’nın demokratik hukuk
değerlerini bir yana itip; bu iğrenç
yola başvurarak parlamentolara tarih
yazdırma şeytanlığı Sarkozy’nin sonunu
getireceğinden kimsenin kuşkusu olmasın
------------------------------
(*)
İl est
fort comme un Turc
(**)
N’inquietez pas il est fort comme un
Turc
(***)
Faire la
tête Turc
**************************************************************
26
Ocak 2012
-
Dilimizin
En
Büyük Hiciv
ve
Mizah
Şairi
-
“ S a b i r “
□
Hiciv ve Mizah Nedir?..
- Hiciv;
İnsanların kötü ya da çirkin yanlarını,
kusurlarını ve ayıplarını açıklamak ve
göstermek, toplumun acıklı ve gülünç
yönlerini ele alarak alaylı bir ifade
ile anlatmaktır. Taşlama ve eleştiri de
aynı anlamı taşır.Bunlar düz yazı veya
şiir şeklinde olabilir.
- Mizah
ise;,
hayatın güldürücü yönünü ortaya çıkaran
bir sanat türüdür. İnsanı gülmeye sevk
eden resim, karikatür, konuşma ve yazı
sanatıdır. Mizah eserleri sadece
şaka, güldürme maksadıyla söylenip,
yazılıp, çizildiği gibi belli fikirleri
ifade etmek için de ortaya konulabilir.
İşte bu iki
edebi sanatı birden nefsinde cem eden
Azeri-Türk Şairi
Mirze Elekber
Sabir; hiç kuşkusuz Türk
Dilinin bu konularda en büyük
temsilcisidir. Dünyada da emsalsiz
olduğu bir gerçektir. Ne yazık ki;
Azerbaycan’ın, asırlar boyunca Rus
esaretinde kalması ve dünya ile iletişim
noksanlığı sebebiyle Türkiye ve dünyada
çok fazla tanınmış olduğu söylenemez.
Tarih boyunca, çok değerli hiciv ve
mizah üstatlarımız bu vadide çok değerli
ürünler sergilemişlerdir.
Mizah ve hiciv çok zor bir sanattır. Bunların çok önemli olması
gereken
bir vasfı edepli ve edebi olması
gerektiğidir Fikir, ya da düşünceye
muhalefette hedef onlar olmalıdır,
şahıslar değil!..
Divan
Edebiyatı'mızda hiciv pek gelişmiş bir
şiir türü sayılmaz. Bu akım içinde en
büyük hiciv şairleri olarak Bağdatlı
Ruhi ve Nef'i' yi sayabiliriz.
Dilimizde tanınmış ve çok değerli hiciv
ve mizah şairlerimiz vardır. Ziya
Paşa, Namık Kemal, Şair Eşref,Nazım
Hikmet,Neyzen Tevfik, Refik Halit Karay,
Arif Nihat Asya, , Ercüment Ekrem Talû,,
Fâzıl Ahmet Aykaç, Orhan Seyfi Orhon,
Yûsuf Ziyâ Ortaç, Refik Halit Karay,
Ercüment Ekrem Talû bunlardan
bazılarıdır.
□
Sabir Kimdir?
-
Meşhur tarihçimiz Prof. Dr.İlber
Ortaylı’ya Göre “Sabir;
Kısa
ömrüne rağmen, Hophopname´de bir
araya getirilen şiirleriyle,
pek çok yorumcuya göre
Fuzuli´den sonra Azerbaycan´ın yetiştirdiği en önemli
şairdir."
■
Sabir ve şiir…
Sabir, şiiri toplumun buyruğuna
vermiştir. Onun şiirlerinde toplumun tüm
dertlerini ve sıkıntılarını görürsünüz.
O gerçek bir toplumcu ve kuşkusuz
inanmış bir insandır; İslâm dinine gayet
saygılıdır. Ancak ham sofuların din
adına yaptıklarından acı, acı şikâyette
şiirlerinde... O, mezhep ayrılıklarından
dolayı da Türklerin birbirine düşmesini
kınar
■
Sabir ve birlik…
Sabir’de
çok sağlam, çok derin bir tarih ve
millet şuuru vardır. O, Türk tarihinin
bütünlüğünün farkındadır. Azerbaycan’ı
bu bütünlük içinde değerlendirir.
Türklerin ayrı ayrı adlarla, sıfatlarla
parçalanmasına, birbirine düşman
olmasına karşı çok üzgündür. O, dilin;
birlik için en önemli etken olduğunu
bilmektedir. Türkçe yazmayan, Türkçe
konuşmayan aydınlara çok çatar
şiirlerinde
-
“
Keskin mizahını
Rusya´dan Osmanlı´ya, medrese
mollalarından Batı özentilerine dek
kimseden esirgemeyen Sabir, İlber
Ortaylı´nın sunuşu’ndaki ifadeleriyle;
O,"sıradan Azerbaycanlıdaki renkli mizahi ifadeyi" ve "milli
hayatın
folklorik
özelliklerini"
"en yüksek seviyede temsil eden","Ortadoğu
modernleşmesinin
tipik
öncülerinden biridir.
“
- Sabir,
“İslâm dünyasında halkın topladığı bağış
ile heykeli dikilen
ilk
büyük adamdır.”
Batı
âleminin “satir” dedikleri hicvin
satirik en güzel şiirleri,
Sabir’in
“Hophopname”
sinde yer almıştır. Bu şiirler, mizahın,
özellikle hicvin yetkin kullanımına iyi
örnekler sunuyor.
O
şiirler
devrimci,
demokratik, çağdaş, halkçı ve gerçekçi
yönleriyle, Azerbaycan şiirinin
yenilikçi ve batılı yönlerini
geliştirmiştir.
Sabir’in
ilk şiirleri, çağdaşlaşmayı savunan
anlayışıyla dikkat çeken
“Molla
Nasreddin’”
dergisinde yayımlanmıştı.”
Geriliği,
tutuculuğu ve cehaleti yeren bu satirik
şiirler ateş gibi yakıcıydı
ve Azeri şiiri tarihinde yeni bir devrin
başlangıcı oldu.
O,Türklüğün
birlik ve beraberliğini istemiş;
cehaletle kıyasıya alay etmiş, Türk
Milletinin çağın ilerisinde bir
zihniyete kavuşmasını dilemiştir
. Onun ince alayı, cehalete
fırlattığı oklar, birliğe susamış
mısraları, günümüz Türk Dünyasının her
halde en fazla ihtiyaç duyduğu
düşüncelerdir.
O,
mezhep ayrılıklarından dolayı Türklerin
birbirine düşmesini kınar ve kendi
milletimizin başına engel insanlarız
diye, dertlenir:
Sabir’de çok sağlam, çok derin
bir tarih ve millet şuuru vardır.
Türklerin ayrı, ayrı adlarla, sıfatlarla
parçalanmasını, birbirine düşman
olmasını kınar O, dilin birlik için en
önemli unsur olduğunu bilir.
Farsça’nın
bir “aydın dili “, bir edebiyat dili
olmasına meydan okuyan; bölgesindeki
Ruslaştırma çalışmalarına karşı çıkan
Sabir, her fırsatta Türkçe’nin
büyüklüğünü dile getirir. Halkın
konuştuğu Türkçe ile yazar. Halkın
sözlerini, deyişlerini, şivesini
şiirlerinde kullanır.
Sabir,
Türklüğün eğilmez başı ve bilge kardeşidir. O, tüm
Türk dünyasının gelmiş, geçmiş en büyük
hiciv ve mizah şairidir.
Sabir,
şiirlerini
“
HOPHOPNAME
“adlı
kitapta toplamıştır. Bu eseri, 1975
yılında rahmetli arkadaşım
Prof. Dr. A. Mecit Doğru, Rus
(Kiril) harfleri ile yazılmış bir
örneğinden Türk Alfabesine çevirerek
yayımlamıştır. Bu kitaptaki
değerlendirmelere göre
Sabir:
■
Dili:
Sabir,
yaşadığı devrin bir gereği olarak
hicivlerinde
- istemese de – biraz fazla Farsça kelime kullanmıştır. O devirde,
Osmanlılarda olduğu gibi; Farsça
bilmeyen ve yazmayana aydın gözüyle
bakılmazdı.
Onun
Türkçesinde üç şiveye rastlanır:
“Bakû”
, “Halk” ve “İstanbul”
şiveleri…Bundan ötürü,
“Türkçe” bir kelimeyi bu üç çeşitli
şivelerle kullandığı görülür.Örneğin:
(Öv = Ev) , (arvad = övret) ,
(sora = sonra) , (molla = molda)
, (Sene = sana) , (mana = bana) , (olara
= onlara)
■
Hicvi:
Sabir’i
Sabir eden ve ötekilerden ayıran onun
hicivleridir.
O halkın duygu ve düşüncelerini en iyi
bir biçimde dile getirmek ve
karikatürize etmek için halkın mahalli
şivesinin zorunlu olduğunu keşfeden ve
bunu uygulayan yegâne şairdir.
Bunun için
hiçbir art niyeti bulunmaksızın sadece
sanat yapmak amacıyla o şiveleri
kullanmış ve bu kadar başarılı olan
başka bir şaire rastlanmamıştır.
Sabir’in,
bir üstünlüğü de; onun halk şivesini ve
argoya kaçan mahalli ifadeleri ilk defa
kültürlü ve güçlü bir sanata sahip bir
kişi tarafından kullanılmış
olmasındadır.
■
Milli
ve Dini Görüşü:
Sabir
İslâmlığın
dejenere olmasına tahammül edemez
ve tutuculuğa şiddetle karşı çıkar.Kafkasya’da
Müslüman halkın yaptıklarına
dayanamayarak feleğe sitem eder. İslâm
dünyasının uykuda olduğuna hayıflanır.
Milli
duyguları çok güçlüdür, milli
dâvalarını şiirlerinde dile getirir
Mezhep ayrılıklarına çok kızar ve
mezhebin milli duyguları parçalayıcı bir
unsur olduğunu savunarak milleti
uyandırmak ister. Milliyetin bozulup
Ruslaşmaya gidişe çok içerler.
Türk
dilini savunur ve Türkçe konuşmayan ve
yazmayan sözde aydınlara şiddetle çatar.
Türk
dünyasının bölünüp, parçalanıp biri
birine düşmesine çok üzülür.Osmanlı
Devleti’nin içinde bulunduğu bunalıma
hayıflanır ve kalbinin Anadolu için
çarpmış olduğu anlaşılır.
Sabir’de çok sağlam, çok derin bir tarih
ve millet bilinci vardır. Türklerin
ayrı, ayrı isim ve sıfatlarla
parçalanmasını, birbirine düşman
olmasını şiddetle eleştirir.
□
Sabir’in Hayatı:
Mirze Elekber
Sabir (Mirza
Ali Ekber Sabir); 1862 yılında,
Azerbaycan’ın Şamahı şehrinde
doğmuştur.Sekiz yaşında medreseye
verilen Sabir o yaşta ilk şiirini
yazmiştır;
“Orucu tuttum iramazanda / Galdı
iki gözlerim kazanda / Mollam da döyür
yazı yazanda. “
12
yaşında özel bir okulda öğrenimine devam
etmiş ve bir iki yol sonra Farsça ve
Türkçeyi öğrenmiş,fakat daha ileri
gitmesine izin vermeyen babası onu
ticarete alıştırmak için okuldan alarak
kendi dükkânında çalışmasını istemiştir.
Buna rağmen
ticaret hayatından hoşlanmayan Sabir;
yine kendini okuyup, yazmaya
vermiştir. Bu yüzden, babası tarafından
sık, sık azarlanması ve şiir defterinin
yırtılması üzerine oradan ayrılıp
Horasan’a gitmek istemiş, fakat babası
engelemiştir.
Muharrem ayında
“Kerbelâ”
vakası için
yazdığı mersiyeler yanında güzel
ve nükteli konuşmaları, hazır
cevaplılığı ile; babası,
şehir halkı ve âlimler üzerinde
geniş etki yaparak dikkatleri üzerine
çekmiştir.
Şair 23 yaşında,
Horasan için seyahate çıkınca; Meşhet,
Nişabur, Semerkant ve Buhara yörelerini
görüp, tanıyor. Fakat kolera salgını baş
gösterince Şamahı’ya dönmek zorunda
kalıyor. Sonra Kerbelâ’yı ziyaret
ediyor.
Sabir, kasaplardan
aldığı kuyruk yağından sabun yaparak
hayatını kazandığı halde, arta kalan
zamanlarını yine kitap okuyup, şiir
yazmaya veriyor.
1911 yılında
tanıştığı (
Abbas Sıhhat ve Muhammet Tarrah)
adındaki iki hemşeri şairle boş
zamanlarında buluşur; Türkçe ve Farsça
gazeller okur ve irticalen şiirler
söylerlermiş bir birine…
Sabir
şiirlerini; başta
“Molla Nasrettin” olmak üzere,
“Hayat”, “Rehber”, “Debistan”
, “İrşat” , “Güneş” , “Sada”, “Yeni
Hakikat” ve “Malûmat” …gibi
gazetelerde yayınlamıştır.
İleri görüşleri
nedeniyle tutucu Şamahı halkının,
Sabir’e günden,
güne artan düşmanlığı o dereceye varmış
ki; kasaplar onu “kâfir
“ve
“Babı” ilân ederek artık
ona kuyruk satmamışlar ve bu yüzden
şair, artık sabunculuk mesleğini terk
etmek zorunda kalmıştır.
Bundan sonra bir
öğretmenle birlikte
“Mektebi Ümit” adında bir okul
açtığı halde bu yoldan da hayatını
kazanamadığı için şair Bakû’ya göç eder.
Orada “Neşri Maarif”
Derneği’nde Farsça ve şeriat
öğretmenliği yapar.
1911 yılında bir
karaciğer hastalığına yakalanan şair,
durumunu çok samimi arkadaşı olan Abbas
Sıhhat’a şu acıklı beyitlerle haber
vermiştir:
“Arizi
gamlar elinden yüreğim şişmiş idi, /
Zannederdim edecektir ona çare ciğerim.
/ Bahtı menhusuma bak, ben bu temennada
iken, / Şişmeğe başladı imdi yüzü kare
ciğerim. “
Hastalığı gittikçe
artan Sabir, Bakû’dan Şamahı’ye döner.
Burada Molla Nasrettin Dergisi
yöneticeleri tarafından tedavi edilmek
üzeren Tiflis’e gönderilir. Orada bazı
doktorların ameliyat teklifini kabul
etmez.
Hastalığı daha
şiddetlenince yine arkadaşı Abbas
Sıhhat’a şu mektubu yazıyor:
“ Kardeşim Sıhhat,
Mektubun yetişti.
Evden ve uşaklardan bir endazeye çen
nigeranlığım ref oldu.(1) Kaldı ki benim
ahvalim, sabıkta sana mektup yazdığım
halde imdiki halden bin defa yahşırak
idi. Özüm, öz bedbahtlığıma bais
oldum.Doğrusu Mirze Celil ve Halide
Hanım cenaplarının hadden artık(2)
iltifatlarından hicalet çektiğime göre,
çalıştım ki belki bir az tez sıhhat
tapım(3) .Daha da hastalığım şiddet
eyledi. Böyle ki burada bir nefer “
Kandemirof “ adlı doktor var. İran
konsolosunun mahsusi
hekimidir.
Osmanlı Türkçesi ile gözel danışır,
gettim onun yanına, beni muayene etti.
Soruştu ki kimden ilâç edirsen? Dedim:
Doktor Kasparyas tan. Dedi: Kasparyans
iyi bir doktordur, lâkin bir kadar
ihtiyarlanmış. Doğrusu onun bu ibaresi
gayette benim hoşuma gitti. Türklere
muhabbetimin kesretinden hayal ettim ki
bu adamın danışığı yanız bana
ilâçtır!..”
Sabir
bir süre sonra Şamahı’ya döner.
Hastalığının ona verdiği ıstırabı şu
beyitle ifade etmiştir:
“
İsterem ölmeği men, leyk kaçır mennen
ecel; / Gör ne bedbahtım, ecelden de
gerek naz çekem!..”
Ve
nihayet o, 12 Temmuz 1912 de vefat
ediyor. Nur içinde yatsın.
Sabir’in
büyüklüğünü ve niçin dilimizin en büyük
hiciv ve mizah şairi olduğunu
elle tutulurcasına göstermek için; onun
“Nemelazımcılığı
“ konu alan:
“ Millet Nece
Târac Olur Ne İşim Var? “
şiirini;
Sözde Müslümanlardan
niçin korktuğunu anlatmak için:
“ Gorğuram “
adlı manzumesini;
Ve
Milletin işçiye bakışını gösteren:
“ Bakı Fehlelerine
“adındaki
hicvinin bir kısmını iyice anlayarak
okumak yeter,
İşte
hizalarına, bu günkü Türkçe ile
anlamlarını da yazdığım o şiirleri:
|
- Şiirin
Adı - |
- Anlamı
- |
|
|
|
|
Millet
Nece
Târâc
Olur
Olsun, |
Millet
Nasıl
Yağmalanırsa |
|
Ne İşim
Var?! |
Yağmalansın
Bana Ne,
Nemelâzım?! |
|
Millet
nece
târaç
olur
olsun,
ne işim
var |
Millet
nasıl
yağmalanırsa
yağmalansın,bana
ne, neme
lâzım.
Düşmanlara
muhtaç
olursa
olsun,
bana ne
nemelâzım
?! |
|
Düşmenlere
möhtâc
olur
olsun,
ne işim
var?! |
|
Goy men
tok olum,
özgeler
ile nedi
kârım |
Yeterki ben
tok
olayım,
başkalarından
bana ne?
Bütün
dünya aç
olursa
olsun,
bana
ne,nemelâzım? |
|
Dünya vü
cahan ac
olur
olsun,
ne işim
var?! |
|
Ses
salma,
yatanlar
ayılar,
goy hele
yatsın |
Ses etme,
uyuyanlar
uyanır,
bırak
hele
uyusunlar,
Sakın
kimse
uyuyanları
uyandırmasın. |
|
Yatmışları
razı
değilem
kimse
oyatsın, |
|
Tek-tek
ayılan
varsa da
Hak
dadıma
çatsın, |
Tek tük
uyanan
varsa da
Allah
imdadıma
yetişsin.
Ben
selâmette
olayım
da bütün
dünya
batarsa
batsın. |
|
Men
salim
olum,
cümle
cahan
batsa da
batsın |
|
Millet
nece
târaç
olur
olsun,
ne işim
var |
Millet
nasıl
yağmalanırsa
yağmalansın,bana
ne, neme
lâzım.
Düşmanlara
muhtaç
olursa
olsun,
bana ne
nemelâzım
?! |
|
Düşmenlere
möhtâc
olur
olsun,
ne işim
var?! |
|
Salma
yâdıma
söhbet-i
târih-i
cahâni |
Cihan
tarihinin
sohbetini
hatırama
getirme. |
|
Eyyâm-i
selefden
deme söz
bir de,
füâni |
Cihan
tarihinin
sohbetini
hatırlatma. |
|
Hâl ise
getir
meyil
eleyim
dolmani,
nâni |
Hazırsa,
getir
ben
yiyeyim
dolma
ile
ekmeği Geleceği
görmeye
ne gerek
var,
ömür
fanidir |
|
Müstekbeli
görmek
ne gerek,
ömrdü
fâni; |
|
Millet
nece
târâc
olur
olsun,
ne işim
var?! |
Millet
nasıl
yağmalanırsa
yağmalansın,bana
ne, neme
lâzım.
Düşmanlara
muhtaç
olursa
olsun,
bana ne
nemelâzım
?! |
|
Düşmenlere
möhtâc
olur
olsun,
ne işim
var? |
|
Övlâd-i
veten
goy hele
âvâre
dolansın |
Vatan
evlâdını
bırak da
avare
dolansın, |
|
Çirkâb-i
sefâletde
eli,
başı
bulansın, |
Sefaletin
kirli
suyuna
eli,
başı
bulansın |
|
Dul
övret
ise
sâile
olsun,
oda
yansın |
Dul
kadın
ise
dilenci
olup,
ateşe
yansın |
|
Ancag
menim
avâze-yi
şa'nim
ucalansın; |
Ancak
benim
şanım,
şöhretim
artsın. |
|
Millet
nece
târâc
olur
olsun,
ne işim
var?! |
Millet
nasıl
yağmalanırsa
yağmalansın,bana
ne, neme
lâzım.
Düşmanlara
muhtaç
olursa
olsun,
bana ne
nemelâzım
?! |
|
Düşmenlere
möhtâc
olur
olsun,
ne işim
var? |
|
Her
millet
eder
sehfe-yi
dünyade
terekkî, |
Her
millet
dünyanın
bir
safhasından
ilerleme
kaydeder.Her
biri
yurt
yolunun
bir
menzilinde
Ilerler.
Eğer
uykuda
benim de
aklıma
ilerleme
gelirse
gelirse
biz de
rüya
aleminde
terakki
ederiz. |
|
Eyler
here bir
menzil-i
me'vâde
terekkî, |
|
Yorğan-döşeğimde
düşe ger
yâde
terekkî |
|
Biz de
ederik
âlem-i
röyâde
terekkî |
|
Millet
nece
târâc
olur
olsun,
ne işim
var?! |
Millet
nasıl
yağmalanırsa
yağmalansın,bana
ne, neme
lâzım.
Düşmanlara
muhtaç
olursa
olsun,
bana ne
nemelâzım
?! |
|
Düşmenlere
möhtâc
olur
olsun,
ne işim
var? |
|
|
|
|
- Şiirin
Adı - |
- Anlamı
- |
|
GORĞURAM |
KORKUYORUM |
|
Pay-i
piyade
düşürem
çöllere |
Yaya
olarak
bazen
kırlara
gidip,
dikenli
çalı
görüyorum,
korkmuyorum |
|
Ğar-i
müğilan
görürem
gorğmuram. |
|
|
|
|
Seyr
edirem
berr ü
bîyabanları, |
Uçsuz,
bucaksız
çöllerde
geziyorum,
guliyabanî
görüyorum,
korkmuyorum. |
|
Gul-i
bîyaban
görürem
gorğmuram. |
|
|
|
|
Gâh
oluram
behrde
zövregnisin |
Bazen
denizde
kayıkla
dolaşıyorum;
dalgalı
tufan
görüyorum,
korkmuyorum. |
|
Dalgalı
tufan
görürem
gorğmuram. |
|
|
|
|
Gâh
çığıram
sahile,
her
yanda
min |
Gâh
sahile
çıkp,
her
tarafta
binlerce
nağra
atan
vahşi
görüyorum,
korkmuyorum. |
|
Vehşi-yi
gürran
görürem
gorğmuram. |
|
|
|
|
Gâh
şefegtek
düşürem
dağlara |
Bazen
şafak
gibi,
dağlara
inip
ateşli
volkan
görüyorum.
korkmuyorum. |
|
Yangılı
vulkan
görürem,
gorğmuram. |
|
|
|
|
Üz
goyuram
gâh
neyistanlara, |
Kamışlıklara
yolum
düşünce
bazen,
bir sürü
aslan
görüyorum,
korkmuyorum. |
|
Bir sürü
aslan
görürem,
gorğmuram |
|
|
|
|
Menzil
olur gâh
mene
viraneler |
Kimi
zaman
viraneler
bana
mesken
olur,
cin
görüyorum,
insane
görüyorum,
korkmuyorum. |
|
Cin
görürem,
can
görürem
gorğmuram. |
|
|
|
|
Harici
mülkünde
de hetta
gezib |
Hatta
dış
ülkelerde
gezip,
çok
tuhaf
insan
görürem
korkmuyorum. |
|
Çoğ
tuhaf
insan
görürem
gorğmuram. |
|
|
|
|
Leyk bu
gorğmazlıg
ile,
doğrusu |
Lâkin bu
cesaretimle
doğrusu
eykardeşim,
ey
ağabeyim
vallahi,
billahi,
tallahi
nerede
bir
Müslüman
görsem
korkuyorum!.. |
|
Ay dadaş,
vallahi,
billahi,
tallahi, |
|
|
|
|
Harda
müsalman
görürem
gorğuram |
Sebepsiz
korkmuyorum;
bunun
bir
sebebi
var; yok
olmuşların,
hep
fikrlerini
kan, kan
görüp,
korkuyorum |
|
Ay dadaş,
vallahi,
billahi,
tallahi, |
|
Harda
müsalman
görürem
gorğuram |
|
Bîsebeb
gorğmayıram,
vechi
var: |
|
Fikrini
gan, gan
görürem,
gorğuram |
|
|
|
|
Gorğuram,
gorğuram,
gorğuram |
Korkuyorum...Korkuyorum!..Korkuyorum!.. |
|
|
|
|
- Şiirin
Adı - |
- Anlamı
- |
|
B A K I
F
E H L E
R İ N E |
B A K Û
İ
Ş Ç İ L
E R İ N
E |
|
Bu
çerhi
felek
tersine
devran
edir
indi |
Şu
feleğin
çarkı
tersine
dönüyor
şimdi |
|
Fehle de
özün
dağili
insan
edir
indi |
İşçi de
kendisini
insan
sayıyor
şimdi!.. |
|
|
|
|
Olmaz ki
her emre
dehalet
ede
fehle |
Zenginin
bulunduğu
yerde,
işçinin |
|
Devletli
olan
yerde
cesaret
ede
fehle. |
rahatça
nefes
alıp da
her şe
karışması |
|
Asude
nefes
çekmeye
halet
ede
fehle. |
İşçi
hakları
üstüne
düşmanlik
etmesi |
|
Yâinki
hügug
üste
edevat
ede
fehle… |
doğru
değil!.. |
|
|
|
|
Bu
çerhi
felek
tersine
devran
edir
indi |
Şu
feleğin
çarkı
tersine
dönüyor
şimdi |
|
Fehle de
özün
dağili
insan
edir
indi |
İşçi de
kendisini
insan
sayıyor
şimdi!.. |
|
|
|
|
Fehle,
mene bir
söyle,
neden
hörmetin
olsun |
Bana
söyler
misin
işçi
neden
sana
hürmet
edilsin?
Peki
niçin
söz
söylemeğe
kudretin
olsun? |
|
Ahir ne
sebep,
söz
söylemeye
kudretin
olsun |
Vazgeç
bunlardan,
sen
zenginlere
hizmet
et, az
ya da
çok sana
verdiklerine
minnetin
olsun. |
|
El çek
bala,
dövletlilere
hidmetin
olsun; |
|
Az, çog
sene
verdiklerine
minnetin
olsun |
|
|
|
|
Bu
çerhi
felek
tersine
devran
edir
indi |
Şu
feleğin
çarkı
tersine
dönüyor
şimdi |
|
Fehle de
özün
dağili
insan
edir
indi |
İşçi de
kendisini
insan
sayıyor
şimdi!.. |
(1)Ev ve çocuklara dair endişem bir
dereceye kadar gitti
(2) Haddinden fazla (3) Bir an
önce iyileşeyim
.png)
**************************************************************
21 Ocak 2012
“ H e p i m i z
E r
m e n i
y i z “
Abbas GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi
“ Hepimiz Ermeni’yiz”
diye pankart açıp da yürüyen
zihniyetedir sözüm:
-
Ey Ermeli oğlu Ermeniler, siz ne
zamandan beri Ermeni’siniz!?.. Ananız
bir Ermeni ile yattı da mı siz Ermeni
doğdunuz, yoksa ana, baba ve doğma,
büyüme mi Ermeni’siniz!?..
Öyleyse, söyler misiniz:
-
Osmanlıların, kendilerini baş tacı
etmesine rağmen; nankörlük ve ihanet
içinde 1915 tarihinde Türklere soykırım
uygulayan Ermeniler de sizin dedeleriniz
mi?..
O, ihanet ve soykırımda, dolaylı
da olsa
sizin de katkınız var değil mi?
-
Talât Paşa’ya suikast yapan Ermenilerle
olan yakınlığınızı da açıklar misiniz?
-
Bunca elçi, konsolos ve hariciye
mensuplarımızı barbarca şehit eden
Ermenilerle yakınlığınızı da açıklar
mısınız?
-
Bu gün Anayasasında Ağrı Dağı ve
Türkiye’nin birçok illerini de
Ermenistan sınırı içinde gösteren
Ermenilerle akrabalığınızı,soyunuzu ve
sopunuzu da açıklar mısınız?..
-
Dağlık Karabağı’n Hocalı Kasabasında
Azeri’lere soykırım yapıp binlerce
Türk’ü
katleden, yaralayan, gözlerini oyan,
kulaklarını kesen, ırzına geçen. gebe
kadınların karınlarını deşen de siz
misiniz, yoksa akrabalarınız mı?
Söyleyin ey Ermeniler!.. Söyleyin ey
Ermeni olanlar!...
Hrant Dinç’in, örgütlü bir
biçimde kalleşçe katledilişini, vicdan
ve aklı selim sahibi olan hiçbir Türk
tasvip etmedi, üstelik bundan dolayı çok
üzüntü duydu.
Orijini ne olursa olsun; o
Türkiye’de doğup, büyümüş, bir Türk
Vatandaşıydı. Türkiye’de, ona acımayan,
üzülmeyen var mıydı?.. Yok!.. Bunlar
birer gerçek.
Ama, dönüp de Ermeni olmakla onun
yası tutulmaz; ancak senin ciğerinin kaç
para olduğu ortaya çıkar meydana… O
kadar!..
PKK tarafından bir Mehmetçik
şehit edildiğinde herhangi bir Ermeni
topluluğun bir araya gelip de “Hepimiz
Türk’üz “ diyebileceklerini düşünmek
şöyle dursun, belki de bayram havaları
çalıp, oynarlar.
Mehmetçik şehit olunca ancak
haber vermekle yetinen yerli medyanın
Hrant için bu kadar vaveylâ koparmasına
ne dersiniz?..Hrant konusundaki
haberlere Ermeni müziği ile başlamış
olan bu medyanın Mehmetçiklerin şehit
düştüğü günlerde oyun havaları çalmasına
ne buyrulur?
Öyle bir hale getirdiler ki bu
gün dünyanın her yerinde bulunan her
Ermeni azılı bir Türk düşmanı
kesildiler. Bütün devletleri, Türklerin
Ermenilere soykırım yaptı yalanına
inandırmak ve bu konuda gülünç yasalar
çıkarttırmak için akla, hayale
gelemeyecek kadar çirkin faaliyetler
içinde bulunmaktadırlar.
Ve maalesef Türk ve Müslüman
karşıtı olan bazı sözde devletlere de bu
konuda tarihi,
“tarihçiler
yazar” gerçeğini göz ardı ederek
parlamentolarından hakka, hukuka,
adalete ve hukuk mantığına sığmayan
komik yasalar çıkarttırdılar
Son gülünç oyun 570 parlamenter
sayısı bulunan Fransız Milli Meclisinde
oynandı, 36 oyla komik bir yasaya imza
attılar ve bu yasa şimdi Fransız
Senatosunda yoğun eleştirilere sebep
oldu.
Hazırlanmakta olan gülünç
tasarıya göre; “Türkler
Ermenilere soykırım yapmadı “ demek
yasak, buna uymayanlara bir yıl hapis ve
ayrıca para cezası verilir.
Eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi
yüce ilkeler uğruna koskoca Fransız
İhtilâli’ni gerçekleştiren Fransız
Devleti’nin düşmekte olduğu bu zavallı,
aciz, çirkin ve iğrenç duruma bakar
mısınız?..
Soykırım iddialarına gelince;
Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı
iddiası tamamen uydurma ve yalandır.
Aslında soykırımı yapan Türkler değil
Ermenilerdir. Nasıl mı?
Osmanlı İmparatorluğu Rusya ve
müttefikleri ile bir ölüm, kalım savaşı
içinde…
Osmanlı kendilerine imtiyazlı
vatandaş imkânı vermiş olmasına rağmen;
savaş içinde bulunan
Osmanlıyı, Ermeniler, düşmanları
ile işbirliği yaparak arkadan ve içerden
vurmakta…Ermeni çeteleri
her yeri basmakla, Türkleri
öldürüp, köyleri, evleri yakıp yıkmakta…
Osmanlı çaresiz!..
En sonunda çıkar bir yol bulunur
“Tehcir
Kararnamesi”
ile
Ermeniler, Suriye ve ırak’a zorunlu bir
göçe tabi tutulur… Mevsim kış, ulaşım
imkânları kısıtlı… Yol uzun, eşkıya ve
hastalıklar var…
İşte bu şartlar içinde zorunlu
göçe tabi tutulan Ermeniler; yollarda
eşkıya, hastalık ve mevsim şartları
yüzünden çok büyük zayiat vermişlerdir.
Öte yandan köyler, kasabalar
basan, evler yakan, katliam yapan
Ermeniler de bu çatışmalarda Türkler
gibi, büyük kayıplar vermişlerdir. İşte
soykırım dedikleri bu çatışma ile
yollarda verilmiş olan büyük kayıplardır.
Gerçekten Osmanlılar değil de;
Ermeniler bu iç ihanet ve baskınlar
sebebiyle Türklere soykırım
yapmışlardır. Bunu tarihi belge ve
gerçekler, açıkça ortaya çıkarmıştır.
ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı
olan Bruce Fein:
“Beyaz Saray’da araştırmalar
yapmış ve Ermenilerin 2 milyon Müslüman
Osmanlı’yı katlettiğini ortaya
çıkartmıştır.
Bu kişi, günlerde bu konudaki
beyanatında;
“Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor,
çünkü
bu gerçeğin ortaya çıkmasını
istemiyorlar…”
dedi.
ABD Başkanı Ronald Reagan’ın
hukuk danışmanlığını da yapan Bruce Fein,
sözde Ermeni soykırımı iddialarını
değerlendirirken
Ermenilerin bu iddialarının son derece
asılsız olduğunu , Reagan’ın başkan
olduğu 1981 yılında bu konunun Beyaz
Saray tarafından araştırıldığını ve
iddiaların gerçek dışı olduğunun
belgelendiğini söyledi.
Ayrıca Fein Ermeni soykırımı
konusunda açıklamalarında şunları da
belirtmiştir:
“Osmanlı İmparatorluğu’nun
azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek
bir özen gösterdiği
gerçeğini unutmamak gerekir.
Orada azınlıklar, kendi dini
özgürlüklerini ve hayatlarını son derece
rahat bir şekilde sürdürmüşlerdir.”
“Buna rağmen,
Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı
sırasında gerçekten Fransa ve Rusya ile
birlikte Osmanlılara saldırmış ve toplam
olarak 2 milyon civarında Türk’ü
katletmiştir.”
“O tarihlerde
Ermeni kayıplarının ise ancak 500 bin civarında olduğu
araştırmalarla kanıtlanmıştır. Burada
asıl önemli konu, Ermenilerin
ihanetidir.Bu
saldırı ve ihanetlerin karşısında
Osmanlı da kendisini savunmuştur.”
“Özellikle ABD’de yaşayan
Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük bir
getiri sağlıyorlar. ABD yönetimi de
büyük paralar döndüğü için Ermenileri
karşısına almak istemiyor.”
“Ermeniler, bütün ısrarlara
rağmen kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü
yıllardır soykırım yalanı ile dönen
getirimi kaybetmek istemiyorlar.
Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya
çıkacaktır”
Benim Türklüğüm, en büyük övünç
kaynağımdır. Bunu Anayasamızdan
çıkartmak isteyen zihniyet ile beni de
dahil ederek, tüm Türkler adına “
Hepimiz Ermeni’yiz
“ diyen zihniyete lânet olsun.
**************************************************************
19 Ocak 2012
Masanın Ayakları Sallanıyor
NEŞE DOSTER
Günün sorunları ve
benim sorularımla önce konu başlıklarına
bakalım;
Yoksulluk sınırında
yaşayanların oranı ülke nüfusunun beşte
birine yaklaşıyorken,
icralardaki dosya
sayısı hızla artıyorken, ülkemizin dış
borcu 300 milyar doları aşmışken bizi
yönetenlere bu başlıklar ne ifade
ediyor?
Avrupa’nın en pahalı
elektrik ve akaryakıtını biz
kullanıyorken, dünya insani gelişmişlik
raporunda 187 ülke arasında 92. sırada
yer alıyorken, 75 milyonun ortalama
eğitim süresi 4 yıl iken büyüklerimiz ne
gibi önlemlere başvuruyor?
Nüfusun yarısının
sosyal güvenceden yoksun oluşu, kadına
yönelik cinayetlerin hız kesmeden
artışı, boşanmaların rekora doğru
koşuşu, ülke genelindeki her üç
evlilikten birinin erken evlilik oluşu
sorumluluk makamının ne kadar
ilgilendiriyor?
130 bine yaklaşan
tutuklu ve hükümlü sayısının batı
basınına manşet oluşu, ithalatın yüzde
kırklarda, ihracatın yüzde yirmilerde
seyredişi adalet ve ekonomi bakanlarınca
ne anlama geliyor?
Isparta Süleyman
Demirel Üniversitesi Rektörü, 215 bin
liralık arabası için; “İnsanla
giyimiyle karşılanır, konuşmasıyla
uğurlanır” diye açıklama yaparken,
arabasının markasıyla da “bilimsel
kimliği” tartılır mı demek istiyor?
Adında kadın olmayan
ama kadından sorumlu olan bakan Fatma
Şahin “Artık öyle iki şahitle evlenmek
yok, 11 yaşındaki 8 aylık hamile çocuk
için Ağrı valisini aradım, doğumdan önce
resmi nikâh kıyılsın istedim” diyerek 9
şahitli nikâhları mı işaret ediyor?
TBMM başkanı Cemil
Çiçek, “Kendi anayasası için görüş
belirtmeyen üniversitelere, örgütlere ve
vatandaşlara kızıyorum” diyerek
yüreklere gülsuyu mu serpiyor?
Diyanet işleri
başkanlığı tarafından yarıyıl tatili
için Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı tüm
okullarda öğrenci, veli ve öğretmenler
için özel umre turları organize
edilerek, eğitimin dinin emrine mi
sokulduğu alenen ifade mi ediliyor?
Milli Eğitim
Bakanlığı Orta Öğretim Genel Müdürlüğü
81 ilin milli eğitim müdürlüklerine
gönderdiği yazı ile 19 Mayıs Atatürk’ü
Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nın sadece
okullarda kutlanmasını isteyerek, diğer
ulusal bayramlara getirilecek ince
ayarlara yeşil ışık mı yakıyor?
Şehircilik bakanı;
“Allahın izniyle Trabzon’a kupayı
getirmek için ince ayar çalışma
yapıyoruz” şeklinde açıklama yaparak ne
kadar tarafsız olduğunu mu kanıtlıyor?
Ve son noktayı
başbakan; “Edirne’den Kars’a,
Hakkâri’den Muğla’ya her ilde, ilçede,
belde ve köylerde devletin şefkati,
sıcaklığı, kucaklayıcı, gözetici tavrı
hâkim kılınacaktır.” Şeklindeki
açıklamasıyla artık gerçekten
değiştiğini mi işaret ediyor?
Arap baharı derken
dağlarına bahar gelmiş memleketimizin de
haberimiz mi yok?
**************************************************************
16 Ocak 2012
İstiklâl Marşımız ve Mehmet Akif
Abbas GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi
Türkiye’de 23 Nisan 1920 günü
Meclis açılmış ve İstiklal Harbi
başlamış…Ordularımız, Anadolu'yu işgal
edenlerle savaşıyor. Yunan ordusu Ankara
yakınlarına kadar ilerlemiş. Meclis bu
ortamda, yeni kurulan Türk Devleti için
bir İstiklal Marşı hazırlatmak istiyor.
1920 yılı sonlarında bu amaçla bir şiir
yarışması açılır.
İstiklâl marşımızın güfte yazarı olan
ve Burdur Milletvekili olarak Meclise
katılan
Şair Mehmet Akif,
Meclis'in
açtığı
bu yarışmaya katılmaz.
Katılımcılara altı ay süre
verilir. Bu süre içerisinde İstiklâl
Marşı yarışmasına 724 şiir gönderilir.
Milli Eğitim Bakanlığı, bu şiirleri
değerlendirmek için bir komisyon kurar.
Gönderilmiş bulunan
724
şiir teker, teker
incelenip, içlerinden seçilen
altı şiir
Meclis Matbaası tarafından
bastırılıp, milletvekillerine dağıtılır.
Ancak
bu müsabaka sonucu, yarışmaya
katılan
724 şiirden hiçbiri beklenilen
başarıya ulaşamayınca
o sırada Milli Eğitim Bakanı olan
Hamdullah Suphi Bey, ünlü şairimiz
Mehmet Akif Ersoy' dan da bir şiir
yazmasını
ister.
Kazanacak şiir için, o zaman çok
büyük bir para olan 500 lira ödül
konulmuştur. Bundan da hoşlanmayan
Mehmet Akif;
"Ben
milletvekili olduğum için bu
müsabakaya katılmam” , isterseniz
ayrıca bir şiir yazıp size veririm"
der.
Olumlu
cevap alınca Mehmet Akif, evine
kapanıp,bu şiiri yazmaya başlar ve
"Kahraman ordumuza" ithaf eder.
Şair, şiiri yazıp, bitirdiğinde,
Milli Eğitim Bakanlığına
teslim
eder ve.böylece yarışmaya 7. şiir de
katılmış olur.
Müsabaka sonuçlanır. Mehmet Akif
Ersoy’un şiiri birinci seçilir. Ve bu
şiir, Meclis kürsüsünden Milli Eğitim
Bakanı Hamdullah Suphi Bey tarafından
büyük bir coşkuyla okunur. Büyük bir
tezahürat ve alkışlar
arasında,
o şiir, Mecliste oybirliği ile, İstiklal
Marşı olarak kabul edilir.Tarih 12 Mart
1921
İstiklal Marşı şiiri kabul edildikten
hemen sonra, kürsüden bir kez daha
okunur ve bütün milletvekilleri bu kez
ayakta dinler. Meclis yetkilileri birkaç
gün sonra Mehmet Akif Bey'e 500 liralık
para ödülünü vermeye giderler.Sırtında
bir paltosu bile bulunmayan Mehmet Akif
o parayı almayı reddeder ve der ki;
“Ben müsabakaya girmedim. Bu para
benim hakkım değildir ve bana ait
değildir" .Meclis
yetkilileri ısrar eder ve
"Bu parayı kasamızda tutamayız. Siz
alın, isterseniz bir yere bağışlayın"
derler.Mehmet Akif de bunun üzerine
parayı alır ve hastanede yatmakta olan
gazilerimize bağışlar.
1982 Anayasasından önceki anayasa
metinlerinde Atatürk ve İstiklâl Marşı
yoktu. Danışma Meclisi olarak;
Türkiye’nin yüz akı olan Atatürk ile,
sözleri granitten bir milliyet abidesi
olan İstiklâl Marşımızı Anayasaya biz
koyduk. Bu Anayasa’da Kars Üyesi olarak
benim de imzam bulunduğu için iftihar
ederim.
Bu yalın gerçekler karşısında;
Kürt
açılımı isteyen ve onun gibi
düşünenlerin; yeni Anayasa hazırlama
çalışmaları içinde
“
İstiklâl Marşı “ mızı yeni Anayasadan
çıkarma
girişimleri büyük bir gaflet olacağı
gibi, ona imza koyacaklar için de yüz
karası olacaktır.
İşte, her Türk’ün kalbinde
granitten bir abide olarak yükselen
istiklâl marşımız.
|
İ S T İ K L Â L
M A R Ş
I
Korkma,
sönmez
bu
şafaklarda
yüzen al
sancak;
Sönmeden
yurdumun
üstünde
tüten en
son
ocak.
O benim
milletimin
yıldızıdır,
parlayacak;
O
benimdir,
o benim
milletimindir
ancak.
Çatma,
kurban
olayım,
çehreni
ey nazlı
hilal!
Kahraman
ırkıma
bir gül!
Ne bu
şiddet,
bu
celal?
Sana
olmaz
dökülen
kanlarımız
sonra
helal...
Hakkıdır,
hakka
tapan,
milletimin
istiklal!
Ben
ezelden
beridir
hür
yaşadım,
hür
yaşarım.
Hangi
çılgın
bana
zincir
vuracakmış?
Şaşarım!
Kükremiş
sel
gibiyim,
bendimi
çiğner,
aşarım.
Yırtarım
dağları,
enginlere
sığmam,
taşarım.
Garbın
afakını
sarmışsa
çelik
zırhlı
duvar,
Benim
iman
dolu
göğsüm
gibi ser
haddim
var.
Ulusun,
korkma!
Nasıl
böyle
bir
imanı
boğar,
'Medeniyet!'
dediğin
tek dişi
kalmış
canavar?
Arkadaş!
Yurduma
alçakları
uğratma,
sakın.
Siper et
gövdeni,
dursun
bu
hayasızca
akın.
Doğacaktır
sana
vâdettiği
günler
hakkın...
Kim
bilir,
belki
yarın,
belki
yarından
da
yakın.
Bastığın
yerleri
'toprak!'
diyerek
geçme,
tanı:
Düşün
altında
binlerce
kefensiz
yatanı.
Sen
şehit
oğlusun,
incitme,
yazıktır,
atanı:
Verme,
dünyaları
alsan
da, bu
cennet
vatanı.
Kim bu
cennet
vatanın
uğruna
olmaz ki
feda?
Şüheda
fışkıracak
toprağı
sıksan,
şüheda!
Canı,
cananı,
bütün
varımı
alsın da
hüda,
Etmesin
tek
vatanımdan
beni
dünyada
cüda.
Ruhumun
senden,
ilahi,
şudur
ancak
emeli:
Değmesin
mabedimin
göğsüne
namahrem
eli.
Bu
ezanlar-ki
şahadetleri
dinin
temeli,
Ebedi
yurdumun
üstünde
benim
inlemeli.
O zaman
vecd ile
bin
secde
eder
-varsa-
taşım,
Her
cerihamdan,
ilahi,
boşanıp
kanlı
yaşım,
Fışkırır
ruh-i
mücerret
gibi
yerden
nâşım;
O zaman
yükselerek
arşa
değer
belki
başım.
Dalgalan
sen de
şafaklar
gibi ey
şanlı
hilal!
Olsun
artık
dökülen
kanlarımın
hepsi
helal.
Ebediyen
sana
yok,
ırkıma
yok
izmihlal:
Hakkıdır,
hür
yaşamış,
bayrağımın
hürriyet;
Hakkıdır,
hakka
tapan,
milletimin
istiklal!
Mehmet Akif ERSOY
|
Mehmet
Akif Ersoy 1873 yılında İstanbul’da
doğdu. 27 Aralık 1936’da aynı kentte
vefat etti.Burdur mebusu sıfatıyla
TBMM'ye seçildi. Meclis'in bir İstiklâl
Marşı güftesi için açtığı yarışmaya
katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen
başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin
isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı
İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM
tarafından kabul edildi. Mehmet Akif
Ersoy 27 Aralık 1936'da İstanbul'da
öldü.
**************************************************************
11 Ocak 2012
Abdullah Gül’ün Görev Süresi…
Bünyesinde onca profesör unvanını
taşıyan kişiler dahil, o kadar çok
hukukçu bulunmasına karşın iktidar
partisi; Cumhurbaşkanının görev süresini
bir türlü belirleyememiştir, yıllardan
beri…
Bir zamanlar bu konuda Yüksek
Seçim Kurulu’nun görevli olduğunu,
süreyi onun belirleyeceğini savunurken,
şimdi konuyu Meclise götürmüş ve onun bu
düğümü çözmesini istemektedirler.
Oysa değişiklikten önceki 1982
Anayasasının 101. maddesi;
“Cumhurbaşkanı,
Türkiye Büyük Millet Meclisince kırk
yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim
yapmış, kendi üyeleri veya bu
niteliklere ve milletvekili seçilme
yeterliğine sahip Türk vatandaşları
arasından
yedi yıllık bir süre için seçilir“
hükmünü
taşır.
Ancak; 30 Ekim 2007 tarihindeki
halk oylaması sonucu değişikliğe uğrayan
bu madde ile:
“Cumhurbaşkanının
görev süresi
beş yıldır “ hükmünü getirilmiştir.
Bilindiği gibi; bu gün Cumhurbaşkanlığı
makamında oturan Abdullah Gül; bu makama
Türkiye
Büyük Millet Meclisi tarafından
28 Ağustos 2007 tarihinde on birinci
Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.
Son Anayasa değişikliği nazara
alınırsa;
Abdullah Gül’ün, görev
süresinin 28 Ağustos 2012 tarihinde
son ermesi gerekir.
Ancak o Anayasa değişikliğinden
önce,
1982 Anayasasın 101. maddesine göre
seçilen kişi için
yedi yıllık bir görev süresinin yedi yıl
olduğunu ön görüyordu.
Son değişiklik bu süreyi ortadan
kaldırır mı?
Görünürde
“
evet “ denilse bile; bu yorum hukuki
olur mu?
Elbette
hayır!.. Hukukun bir temel prensibi
var;
“
Kazanılmış hak.
Eskilerin deyimi ile;
“ Müktesep hak “…
Bu hak hukukun temel
prensiplerinden biridir.
Yasa bu değişikliklerle kazanılmış
olan hakları ortadan kaldıramaz.
Böyle olunca;
yedi yıl Cumhurbaşkanlığı, Abdullah Gül
için kazanılmış bir hak olduğu açıktır.
Nitekim Fransa'da kazanılmış hakka saygı sebebiyle; geçmişte
cumhurbaşkanlığı görev süresi beş yıla
düşürülmüş olmasına rağmen; o yıllarda
Fransız Cumhurbaşkanı bulunan Jacques
Chirac yedi yıllık süreyi
tamamlayarak cumhurbaşkanlığından
ayrılmıştı...
Değiştirilen beş yıllık görev süresi
ondan sonra seçilmiş olan
Cumhurbaşkanına uygulanmıştı.
Bu konuda Başbakanın; önceleri
topu taca atarak, “buna
Yüksek
Seçim Kurulu karar verir…”demesi,
sonradan da işi Meclise götürmesi
gereksiz ve isabetsizdir.
Cumhurbaşkanının görev süresinin
28
Ağustos 2014 de sona ereceği ortadan
kaldırılması mümkün olamayan bir hukuki
gerçektir.
Cumhurbaşkanı seçildikten sonra
yeni bir yasa ile görev süresi
değiştirilip de sürenin azaltılması
hukukun müktesep hak kuralını ortadan
kaldırabilir.
Şöyle ki: Meclislerde
çoğunluğa sahip bulunan siyasi
iktidarlar, bir takım politik gerekçeler
icat ederek
kendi temayüllerinde bulunmayan
bir
Cumhurbaşkanının görev süresini
azaltmak suretiyle, onu daha erken
görevden alabilirler.
Bizimkilerin, bu hukuksal kurama bigane
kalarak Cumhurbaşkanının görev süresini
yeni bir yasa çıkarmak suretiyle yedi
yıl olarak belirleme girişimine
gülermisin, yoksa ağlar mısın?..
Artık yeni yapılacak Anayasa ile
“
Başkanlık sistemini getirmek ve Başkan
olmak“ sevdası içinde bulunan Sayın
Başbakan’ın,
Gül’ün Cumhurbaşkanlığında yedi
yılı tamamlamasını beklemesi zaruri
olmuştur.
Zira Süre beş yıl olsa; Abdullah
Gül’ün görev süresinin sona ereceği 28
Ağustos 2012 tarihine kadar yeni Anayasa
ve bu yasa ile getirilecek Başkanlık
Sistemi yetişemeyeceğini anladığı
içindir ki; artık Erdoğan da yedi yıl
gerçeğini telâffuz etmek zorunda
kalmıştır.
AKP nin pek çok
hukukçu Milletvekili üyesi ve
hukukçuları bulunmasına rağmen; bu yalın
hukuk gerçeğini anlamamış olmaları, ya
da öyle görünmüş bulunmaları çok
düşündürücü değil mi?..
**************************************************************
7 Ocak
2012
Genelkurmay
Başkanı’nın Tutuklanması ve Ötesi…
Abbas
GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi
Türkiye’de ilk kez bir
Genelkurmay
Başkanı, ağır ceza mahkemesi tarafından
tutuklanmış bulunmaktadır.
İnternet Andıcı Soruşturması kapsamında
eski bir genelkurmay başkanı olan İlker
Başbuğ, sivil bir savcı tarafından
sorgulandıktan sonra,"Terör örgütü
yöneticisi olmak ve darbeye teşebbüs"
suçlarını işlediği iddiasıyla sevk
edildiği mahkemede tutuklandı.
Başbuğ adliye çıkışında:
"Türkiye Cumhuriyeti'nin 26. Genel
Kurmay Başkanı Terör Örgütü kurmak ve
yönetmek suçundan tutuklanmıştır. Taktir
yüce Türk halkınındır"
dedi.
İnternet Andıcı dâvasında sanıklar,
davaya konu olan sitelerin İlker
Başbuğ’un bilgisi dahilinde faaliyet
yürüttüğü yönünde ifade vermişti.
Eski Genelkurmay Başkanı emekli
Orgeneral İlker Başbuğ, Ergenekon
soruşturmasını yürüten savcıya
‘internet andıcı’ soruşturması
kapsamında yaklaşık 7 saat ‘şüpheli’
sıfatıyla ifade verdi. Daha sonra
kendisi:
“Silahlı terör örgütü yöneticisi
olmak ile cebir ve şiddet kullanarak
Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan
kaldırmaya veya görevlerini yapmasını
kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs
etmek" suçlarından tutuklanması
istemiyle mahkemeye sevk edildi.
Mahkemede, yaklaşık 1.5 saat
ifade veren eski Genelkurmay Başkanı
emekli Orgeneral İlker Başbuğ;
“Örgüt yöneticisi olmak ve darbeye
teşebbüs” suçlamasıyla tutuklandı.
Şimdilik gün ışığına çıkmış olan
kanıtlardan dem vurarak, bu konuda bir
hükme varmak fevkalade yanlış olur.
Yalnız usul ve yöntem konusunda durmak
isterim. Çünkü
usul ve yöntem kamu
intizamındandır, onu göz ardı etmek
olmaz. Amme intizamı demokratik
devlet kuruluşlarını oluşturan ve asla
vazgeçilemez olan kurallarından biridir.
Sorgu işi ile tutuklama kararı; İstanbul
12. Ağır Mahkemesi tarafından
yapılmıştır.
Oysa; 07.05.2010 gün ve 5982/18 tarihi
ile değişiklik yapılan
Anayasanın 148 inci
maddesine göre:
“
Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava
Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma
Genel Komutanı da görevleriyle ilgili
suçlardan dolayı Yüce Divanda
yargılanırlar. “
Bu durum
karşısında
görevli ve yetkili olan üst mahkeme dururken ağır ceza mahkemesinin
sorgulama yaparak tutuklama kararı
vermesinde isabet yoktur.
Bu davranış Anayasa
ile kamu düzeni kavramına açıkça
aykırıdır.
**************************************************************
4 Ocak 2012
Kenan
Evren’i Yargılamak
Abbas
GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi
12 Eylülde
yönetime el koyan, Genelkurmay Başkanı
ile onun arkadaşlarının yargılanması
için, yargının yaptığı soruşturma
sonuçlanarak, bu gün hayatta kalan
Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya’nın,
ilgili ağır ceza mahkemesinde
yargılanması için bir dâva açılmıştır.
İddianamede
bu iki kişi hakkında müebbet ağır hapis
cezası istenmektedir.
Demokratik
rejimlerde ordunun, yasal yollarla
yönetime gelmiş bulunan bir iktidarı
hedef alarak darbe yapmış olması
savunulamaz. Bunun bir suç olmadığını da
savunmak mümkün değil. Ancak çaresizlik
ve zaruretin yeni ihtiyaçların anası
olduğu unutulmamalıdır.
12 Eylül
öncesini bilmeyen veya yaşamayanlar bu
gün; bir demokrasi havarisi kesilerek
rahat bir hükümle Kenan Evren ve
arkadaşlarının yargılanmasını
istemektedirler.
Şimdi gelin
de
12 Eylül öncesine bir göz atalım.
1980
öncesi; Türkiye’de düzeni bozulmuş,
anarşi başını alıp, gitmiş,
vatandaşın mal ve can emniyeti kaybolmuş
ve tüm anayasal düzen ile dirlik
şirazesinden
çıkmış bulunuyordu.
Komşu iller birbirine düşman kesilmiş,
seyahat dahil, bütün anayasal
özgürlükler ortadan kalkmıştı.
Her gece köyler basılıyor, her gün 30-40
kişi öldürülüyor, ana-babalar öğrenci
olan çocuklarının akşam eve sağ, salim
dönüp, dönemeyecekleri endişesini
taşıyordu.
Başta olanlar iktidar gücüne
rağmen bu kaosa dur diyemiyordu.
Kısacası bu terör ve anarşi yüzünden
Türkiye elden gidiyordu. Buna
“Dur!..” diyebilecek kimse yoktu…
Herkes ümidini yitirmişti…
Gerçekten
Türkiye bu anarşi içerisinde bocalarken
12 Eylül 1980 tarihinde Atatürk’ün
şerefli ordusu onun adına yönetime el
koyarak her şeyi rayına oturtmaya
çalışmıştı.
12 Eylül harekâtından sonra; derhal
Türkiye’de o vahim manzara değişmiş ve
bütün Türkiye, haftalarca bayram yapmış,
o meşum anarşi ve kaostan kurtulunca i
tüm Türk basını da istisnasız buna alkış
tutmuştu ve artık herkes yarınından
emindi. O günlerde ben de Evren Paşa
için şunları yazmıştım:
“ Evren Paşa,
Evren Paşa!.. / Şimdi senin devran
paşa!../ Dikkat seni yanıltmasın /
Yanın, yören. Çevren Paşa!../ Ne
Demirel, ne Ecevit; / Bu millete sensin
ümit…/ Ürüse de binlerce it; / Yürüyecek
kervan Paşa!..
O günlerde Anayasa ve yasaları yapmak
üzere, paşaların
oluşturduğu “ Danışma Meclisi “,
bozulan hukuk düzenini de rayına
oturtmaya çalıştı.
Kurucu bir meclis olan
“Danışma Meclisi” nde ben de Kars
Üyesi olarak görev almıştım. O meclis
Atatürk ilke ve devrimlerine son derece
bağlı bir kuruluştu. Hiçbir zaman
Konsey’den emir almamış ve kendi
inisiyatifini kullanarak, o günün
şartları içinde en demokratik Anayasa’yı
hazırlamıştık.
O zaman yasalar Danışma Meclisi’nde
görüşülüp kabul edildikten sonra Milli
Güvenlik Konsey’ine gönderilirdi.
(Evren Paşa ve arkadaşları)
Biz
de Anayasayı tamamlayarak oluşturduğumuz
Anayasa metnini oraya gönderdik. Mili
Güvenlik Konseyi,
Bizim
hazırladığımız metne 15 geçici madde
monte ederek, kabulü için halkoyuna
sundu. İşte o
Anayasa, Türk Seçmeninin % 91,37 oyuyla kabul olundu.
Tüm
Anayasaya
ile birlikte, kabul edilen geçici
maddeler arasında kısaca şu hüküm de
vardı:
“
Millî Güvenlik
Konseyinin, onun hükümetlerinin,Danışma
Meclisinin her türlü karar ve
tasarruflarından dolayı haklarında
cezaî, malî veya hukukî sorumluluk
iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla
herhangi bir yargı merciine
başvurulamaz.”
Bu açık
hükme karşın
Adalet Bakanı; “Biz 'geçici
15'inci maddedeki; “ Hiç bir
suretle sorgulanamayacağı, soruşturma
yapılamayacağı ” yasağını kaldırıyoruz.
Bunun yapılıp yapılamayacağı, zaman
aşımı ve ilgili ihtilafların çözümü bu
madde kaldırıldıktan sonra ilgili
savcılıkların yapacağı çalışmayla belli
olur…” demiştir
Oysa bu konuda daha önceki suç
duyuruları için; savcılarca,
geçici
15. madde gerekçe gösterilmiş ve başka
bir işleme gerek kalmadan
takipsizlik kararı
verilmişti.
Şimdi bu gün
Evren Paşa
yargılanıp, mahkûm olacak diye sevinip
de kına yakanlar, hukukun üstünlüğü ve
hukuki gerçekler açısından dut yemiş
bülbüle döneceklerinden kimsenin kuşkusu
olmasın. Zira:
● Bizim de hiç demokratik bulmadığımız
geçici
15
madde de;
tüm Anayasa ile birlikte
18 Ekim
1982 tarihindeki
referandum ile kabul edilerek yürürlüğe
girmiştir.
1982
Anayasası, % 91.37 oyuyla kabul edildi.
Bu oran
1961 Anayasasının %61.5
olan "evet" oylarına göre çok
yüksek bir kabul düzeyini
yansıtmaktadır.
Bu
yüksek kabul oranının sebepleri
arasında; 1980 öncesi kaos ve terörünün
halkta derin izler bırakması, şiddet
olaylarına tepki, eski siyasî
iktidarlara güvensizlik ve referandumum
sonucunun "hayır" çıkması halinde
olacakların belirsizliği sayılabilir.
Referanduma
dayalı olmasına rağmen;
geçici 15 maddenin kaldırılmış olduğunu
kabul etmek bir hayalden başka bir şey
değildir.
● O maddenin kaldırılmış olduğu kabul edilse bile;
ortada isnat olunan her türlü suçu
silebilecek bir
zaman aşımı vardır, zaman aşımı!..
Kırk yıla varan bir zaman aşımı!
Hukukun temel prensiplerini ve
yasalarda öngörülen süreleri nazara
almadan bu yargılamayı yaparak
sonuçlandırmak gerçekçi olan hiçbir
hukuk adamı ve hâkime yaraşmayacaktır.
Kenan
Evren’i yargılamaya başlayan bu
zihniyet;
bir gün de
“
Padişahımız
Vahdettin’e darbe yaptı “ gerekçesiyle Atatürk’ü yargılamaya
kalkarsa, hiç kimse hayret etmesin!..
**************************************************************
29
Aralık 2011
- T ü r k M i l l e t i n i n Y ü z ü n ü n A k ı -
A T
A T Ü R K
Yıkık ve köhne Osmanlı İmparatorluğundan
devraldığı kalıntılar üzerinde; akla,
hayale gelemeyecek kadar büyük
inkılâplar gerçekleştirerek Türkiye
Cumhuriyetinin kurucusu ve yüzünün akı
olan Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal
Atatürk 10 Kasım 1938 tarihinde hayata
gözlerini yummuştur.
O,
üstün zekâ ve karakteriyle; Türklerin
kötü kaderini değiştirebilen ve Allahın
Türklere bahşetmiş olduğu paha
biçilemeyecek kadar
kıymetli bir armağandır
Nitekim; dünyanın en tanınmış bilim ve
fikir adamları; yirminci yüz yıla
damgasını vurmuş dünya liderleri
arasında en önde onu göstermektedirler.
Sözde dinci geçinen kişi ve partiler;
1970 den bu yana, Atatürk’ün, Türkiye’ye
lâikliği getirmekle, dini yok etme
girişiminde bulunduğundan söz ederek,
bir Atatürk düşmanlığını canlı tutmaya
çalışmaktadırlar.
Oysa o, her zaman İslâm’a saygılı olmuş,
Türkiye’de hukuku da çağdaş, medeni ve
demokratik bir hale getirmek için pek
çok atılımlarda bulunmakla birlikte
birçok batı ülkelerinden daha önce,
kadına değer vererek onun seçme ve
seçilme hakkını tanımıştır.
İkinci cumhuriyetçi olduklarını ileri
süren bir güruh da; “ Atatürk’ün
inkılâplarını halka sormadan yapmış
olduğunu, onun Kürt şeyh ve din
adamlarının desteğini sağlamış olmasına
rağmen; sonradan Kürt’ler’in kökünün
kazınmaya kalktığını…” iddia
etmektedirler.
Oysa Atatürk olmasaydı, söz etmiş
olduğumuz o kişiler; bu gün Türk
semalarında ezan sesi duyulabilecek
miydi?..
Atatürk’ün bütün iyi niyet ve
davranışlarına rağmen; bölücü Kürtler,
İngilizlerin desteğiyle, Şeyh Sait’in
yanında yer alarak, 1937 yılında Dersim
isyanını başlatmışlardır.
Daha yeni kurulmuş, çiçeği burnunda bir
Türk Devleti’nin başında olan Atatürk bu
isyanı bastırmayıp da ne yapması
gerekirdi. “ Biz sizi öldürmeyiz,
buyurun da siz bizi öldürün ve bu
yeni devletimizi yıkın mı?..” diyecekti?
Atatürk dönemini ve dolayısıyla CHP ile
Atatürk’ü suçlayarak, sanki Devlet
Başkanıymış gibi Atatürk adına özür
diliyor, Başbakan!.. Hükûmet Başkanı ile Devlet Başkanı sıfatlarını bir
birine karıştırarak!..
Oysa; Dersim ’deki hareketin
bir isyan olduğunu, isyancıların bir
köprüyü yakıp, 33 askeri öldürdükten
sonra da Tunceli ile ilçeler arasındaki
telefon tellerini kestiklerini…Buna
mukabil yapılanın bir isyanı
bastırmaktan öteye gitmediğini, çok
iyi bildikleri halde; vicdani
sorumlulukları bir kenara iterek, bunun
Kürt ve Alevilere karşı planlanmış bir
hareket olduğunu iddia etmektedirler…
Haydi oldu olacak bu kafa ve mantıkla
Ermenilerden de özür dileyiversinler
diyesi geliyor insanın!..
Bu
yanlış davranışlar yüzünden, önce
başlatıp, sonra yarıda kesmek zorunda
kalmış oldukları “Kürt açılımı” yeniden
sahneye koyarak, ikinci “Kürt açılımı”
oyununa başladılar.
Öte
yandan, sabık ve sabıkalı Kürt
komitacısı Leyla Zana yeniden
sahneye çıkarak ve: “Biz özerklik
istemiştik, ama bu gün özerkliğin
yararsız olduğuna inanıyoruz…Kürtler
kendi geleceğine referandumla karar
vermelidir…” herzesinde bulunarak açık,
açık bağımsızlık istemekte…Bütün
bunlara sebep olan gafiller utansın!..
Bir
de Atatürk’ün; inkılâplarını, halkı hiçe
sayarak, onlara bunlardan hiç
söz etmeden yapmış olduğu
iddiaları var ki o da doğru değildir
Çünkü Atatürk Milli Mücadeleyi,
Anadolu’ya geçtikten sonra; Amasya, ve
Sivas Kongrelerinde halka danışarak ve
onunla bütünleşerek İstiklâl Savaşı ve
devrimlerini gerçekleştirmiştir.
1980 öncesi; yine Türkiye’nin düzeni
bozulmuş, anarşi başını alıp, gitmiş,
vatandaşın mal ve can emniyeti kaybolmuş
ve tüm anayasal düzen ve dirlik
şirazesinden çıkmış bulunuyordu.
Komşu iller birbirine düşman kesilmiş,
seyahat dahil, bütün anayasal
özgürlükler ortadan kalkmıştı.
Her
gece köyler basılıyor, her gün 30-40
kişi öldürülüyor, ana-babalar öğrenci
olan çocuklarının akşam eve sağ, salim
dönüp, dönemiyecekleri endişesini
taşıyordu. Başta olanlar iktidar gücü
ile bu kaosa dur diyemiyordu. Kısacası
Türkiye elden gidiyordu.
İşte Türkiye bu anarşi içerisinde
bocalarken 12 Eylül 1980 tarihinde
Atatürk’ün şerefli ordusu onun adına
yönetime el koyarak her şeyi rayına
oturtmaya çalıştı.
Anayasa ve yasaları yapmak üzere
oluşturulan Danışma Meclisi, bozulan
hukuk düzenini de rayına oturtmaya
çalıştı.
Kurucu bir meclis olan “Danışma
Meclisi” nde ben de Kars Üyesi olarak
görev almıştım. O meclis Atatürk ilke ve
devrimlerine son derece bağlı bir
kuruluştu. Her yıl Atatürk’ü rahmetle
anar ondan şükranla bahsederdik.
Atatürk’e, yapmış olduğumuz Anayasada
özel bir yer verdik ve onu Anayasaya
soktuk.
Atatürk’ü andığımız bir toplantıda ilk
sözü ben almış ve ona aşağıdaki şiirimle
haykırmıştım.
A n
a y a s a A t a t ü r k
Atatürk, hey Atatürk, Koca Kemal Atatürk;
Düşmanına ders veren yüce Kemal Atatürk!..
Yenik düşmüş Osmanlı, kalmamıştı hürriyet;
Aslan gibi kükredin esir olmaz bu millet!..
Önce Samsun, Amasya, sonra Sivas, Erzurum;
Deyip yola çıkmıştın, kapkaranlıktı durum…
Matem tutmuş gök yüzü, ufuk kana boyanmış,
Türk’ün tahammül gücü son haddine dayanmış…
Vatan aşkı sönmemiş, sönmüş idi her ocak;
İlân ettin cihana “ Bu vatan kurtulacak!.”
Bu imanla, inançla savaş açıp düşmana;
Dumlupınar, Sakarya…Yetiştin sen her yana.
Milletinle, ordunla harikalar yarattın;
Mağlup edip düşmanı, cehenneme fırlattın!..
Enkazları kaldırıp, Türkiye’yi sen kurdun;
Artık dünya biliyor, her şeyisin bu yurdun…
Bir vatansın Atatürk, bir diyarsın Atatürk;
İnkılâplar yaratan baş mimarsın Atatürk!..
Bunca büyük inkılâp, bunca büyük ilkeler;
Kalkındıkça Türkiye şaştı bütün ülkeler…
Bir koskoca Türkiye, yarınından umutlu;
Haykırırdık seninle “ Türküm bana ne mutlu!”.
Sulh isterdin vatanda, sulh isterdin cihanda,
Satılmışlar ilkeni değiştirdi bir anda...
Ne sulh kaldı, ne sükûn, kastedildi millete;
Yıkmak için devleti gömüldüler zillete!..
Sağa, sola kapılıp; neler, neler yaptılar;
Milli yolu bırakıp dalalete saptılar!..
Bu kez düşman içerden, fakat kökü dışarıda,
Söndü nice ocaklar, şehit verdik ardı ardına…
Dokuzyüzseksen yılı ve bir eylül sabahı,
Son haddine varmıştı yurdun feryadı, ahı…
Yine senin adına görev aldı ordumuz,
Yine senin elinle kurtuldu bu yurdumuz…
Sapmış olan kim varsa doğru yola getirdin,
Milliyetçi ülkünle Aanaysaya girdin…
Bundan önce hukuktun, kanun, nizam, temeldin;
Sen milletin gönlünde yüceldikçe yüceldin!..
Bundan sonra, bu millet etmez tasa Atatürk;İ
Artık Anayasa’sın Anayasa Atatürk!..
Abbas GÖKÇE
**************************************************************
- Ardahan’ın Yetiştirdiği O
Büyük İnsan -
Prof. Dr. A.Mecit Doğru
Abbas GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi
Kars - Ardahan - Ölçek…
Bu
üçgenin bazında bir Mecit Doğru var…
Kars’ın Ardahan Kazasının Ölçek Köyünden
ve Ardahan’ın yüz akı olan Prof. Dr. A.
Mecit Doğru!..
Ankara Tıp Fakültesi’nin yaratıcı
zekâsı, tıbbın dehası, insanlığın
vefası, dağcılığın atası, hastaların
şifası ve müşfik bir aile babası olan
Mecit Doğru!..
Yazılarda, kitaplarda yazılmış ve
yazılacak tüm yazı, şiir ve destanlara
sığmayan ve sığmayacak bir Mecit
Doğru!..
Ben, Mecit’ten önce, 1940 lı yıllarda
onun ağabeyi olan Kerim ile,
ortaokulda tanışmış; kısa zamanda
kaynaşmış ,ve kardeş gibi olmuştuk.
O
günlerde öğrenciler için Kars’ta
var olan bir pansiyonun imkânları kıt
ve elverişsiz olduğu için Kerim; bazı
arkadaşları ile birlikte ev kiralayıp
orada otururlardı öğrenim yıllarında…
Mecit’i ben hiç tanımamıştım, öğrencilik
yıllarında… Meğer o da rahmetli kardeşim
Doktor İbrahim’in sınıf arkadaşıymış.
İkimiz de Kars Lisesi’ni bitirince;
noktalanmıştı Kerim ile benim Kars’taki
arkadaşlığımız.
Kardeşim İbrahim ile birlikte, yüksek
tahsil yapmak üzere Ankara’ya
gitmiştik…İşte ilk olarak orada görüp,
tanımıştım ben Mecit’i…
O,
kardeşim İbrahim ile birlikte Ankara Tıp
Fakültesi’nde ben de Hukuk Fakültesinde
yüksek öğrenime başlamıştık.
Ankara, bu günkü Ankara değildi; ne yurt
ne yuva ne de öğrenci bütçesine uygun
bir barınak vardı.
Bizden önce gelip de Altındağ’da bir
gecekonduya kapağı atmış olan Karslı
arkadaşların yanına sığıntı olmuştuk
bizler de…
O
arkadaşları görünce; İpin ucunu
yakalamıştık galiba; biz de
bir gecekondu aramaya başladık. Ama,
yerleşeceğimiz yerin fakültelere yakın
olması gerek…
Aradık, böyle bir yeri günlerce… Ve
nihayet Cebeci sırtlarında bulabildik
hayal ettiğimiz gecekonduyu… Kiraladık
Mecit ile birlikte beş arkadaş iki küçük
odalı ve beton zeminli yeri…
Bundan sonra bir düşünce almıştı
bizi…Altındağ’dan Cebeci sırtlarına
nasıl götürecektik yataklarımızı?..
Sırtımızda taşıyamayız…Taksi desen ateş
pahası, bize göre!..
Komşu gecekondunun sahibi bize bir yol
gösterdi ve bize “Eşekçi bulun
eşekçi!..” dedi.
Anlamadık doğrusu ne dediğini!.. İzah
etti bize; “Burada eşekçiler
var,yatağınızı yükler ve istediğiniz
yere götürürsünüz, taksiden çok ucuz..” dedi…
Hoppala, nereden bulacaktık biz bu
eşekçileri!.. diye sorunca o; “Kolay…” dedi
ve eşekçileri o buldu bize.
Yükledik denklerimizi, ver elini Cebeci
sırtları diyerek eşekler!e!..
Biz
de yanında yürüdük saatlerce, hedefe
varmak için…
O
gecekonduya; her akşam biz, arkadaşlarla
birlikte kucağımıza alıp da taşıdığımız
yaş odunlarla gider ve yakmaya
çalışırdık teneke sobamızı…
Soba tüter, ev soğuk, taban beton, gece
yemek, aşevi, yemekhane yok!..
Her
gece donmamak için, varsa yorgan üstüne
yorgan!.. Sabahları yokuş aşağı yürü,
yürü ve ders başı!..
İşte bu şartlar içinde biz de
başlamıştık, onunla birlikte fakülteye…
Daha sonra Mecit İstanbul Tıp
Fakültesine gitmişti.
Yıllar, yılları kovalamış ve nihayet
1965 yılından sonra yine Mecit ile
birlikte dönmüştük Ankara’ya; o,
fakültede asistan veya doçent ve ben de
Danıştay mensubu olarak…
Kısa zamanda kaynaşmıştık onunla ben…
Ardahan’dan ona, sürekli olarak kaz
gönderirlerdi akrabaları…
Eşi
Ülker Hanım ve çocukları kaz eti
yemezlerdi. Mecit de kız kardeşi
Nedime’ye pişirttiği o nefis kazları,
rahmetli Ali Kemal Ceyhan ile bana ikram
etmekten sonsuz bir memnuniyet duyardı.
Zaman, zaman biri birimizi lokanta, ya
da kebapçıya da götürürdük. Genellikle
Ankara Denizciler Caddesindeki “Uludağ
Kebapçısı” na götürürdüm ben onu…
Yemek boyunca esprilerde bulunur
fıkralar anlatırdık biri birimize…Ben
ona Kars Azeri şivesiyle; “ye, ye balam,
ye de gözünün gurdu gırılsın” dedikçe
kıkır, kıkır gülerdi o…
Birbirimize verilmiş sözümüz var idi
Mecit ile benim : “İleride bir fıkra
kitabı çıkarmak…”
Bu
sebeple o; bıkmadan, usanmadan duyduğu
her fıkrayı derhal not ediyordu. Sonra
da ilk iş o duyduğu fıkrayı bana
naklediyordu akşamları…
Ben
de duyduğum her fıkrayı, gece gündüz
demeden, telefonla derhal ona iletirdim.
Gülerdi… Gülerdi… Tekrar dönüp o fıkrayı
o bana anlatırdı, not ve ederdi.
Bu düşüncelerle dopdolu bulunan
değerli arkadaşımın ömrü vefa etmedi,
hiç beklenmedik bir anda Erciyeş Dağına
tırmanırken hayata veda ederek
Tanrı’nın rahmetine kavuştu, nur içinde
yatsın.
Fıkra konusunda çok enterasan görüşleri
vardı ve derdi ki:
●“ Fıkralar
homojen topluluklarda değil, heterojen
toplumlarda ürer. Fıkraların tümünü
toplamak mümkün değildir. Çünkü insan
topluluğu gibi onlar da canlıdır,
durmadan ürerler, önemli olan mümkün
mertebe çok fıkra toplamaktır. Böylece
fıkralara dayanacak sosyal araştırmalar
ve çıkarılacak yargılar daha sağlam ve
daha geniş temele oturtulmuş olacaktır”
● “Fıkralar konuya göre, devre göre
sıralanmalı ve müşterek verileri
yorumlanmalıdır. Bunlar da karikatür
gibi felsefedir, bir arayıştır,
sıhhattir; toplumun düşüncesini
yansıtır.”
“Fıkralar sosyal araştırmalara konu
olmalı; sentez ile sosyal yapı bulunmalı
ve hukuk buna göre kurulmalıdır. Sonunda
sentez ve yorum yapılarak hüküm
verilir…”
Azerbaycan Kültür Derneği, onu anmak
için bir toplantı düzenlemişti
Ankara’da...
Bu
toplantıda ben de konuştum. Onun paha
biçilmez anılarımızla dolu bulunan,
üstün vasıf ve meziyetlerini sayıp
dökerken, fıkra kitabı konusunda da
aramızda geçenleri anlattım.
Toplantıya, rahmetlinin eşi başta olmak
üzere aile fertlerinin çoğu
katılmışlardı.
Konuşmam sırasında ben, fıkra
kitabı konusunda rahmetli arkadaşım ile
aramızda geçen konuşmayı dile getirerek;
şayet Mecit’in aldığı notlar mevcut
ise; Onun ruhu şâd olsun diye, bir ağır
görevi ben yüklenebileceğimi ve onun
adını bir daha yaşatmak için ikimizin
adına bir fıkra kitabı çıkaracağımı
söyledim.
Daha sonra eşi Ülker Hanım tarafından
bana intikal ettirilmiş olan
belgelerdeki Mecit’in notları küçük el
büyüklüğündeki kağıtlar üzerine rasgele
yazılmış kelimeler ve satır başları idi.
Bunların çoğu reçete gibi yazılmış ve
okunması mümkün olmayan metinlerdi.
Ancak onların içeriğinin büyük bir
kısmını; ben bildiğim veya daha önce
birbirimize anlatmış olduğumuz fıkralar
olduğu için çözmeğe başladım.
Bununla birlikte yine de bir sürü,
çözemediğim ve okuyamadığım notları da
oldu. İçinde ingilizce ve kürtçe
sözcükler geçen fıkralar da vardı, bir
hata yapmamak için onlara hiç
dokunmadım.
Mecit’in notlarında bulunmayan, fakat
benim hafızamda yer almış olan pek çok
fıkraları da ben ekledim onunkilere;
oysa o fıkraları Mecit de biliyordu,
fakat notlar arasında rastlayamamıştım
ben onlara…
O, çok kısa not ve satırbaşlarını
fıkraya dönüştürmek kolay olmadı…
Gerçekten çok zamanımı aldı…
Esprisi kaybolmasın, orijinalliği
bozulmasın diye çok gayret sarf ettim
doğrusu…
Şive ve telâffuzu aynen aksettirmek zor.
Bunun için transkripsiyon cetvelinden
yararlanmak istedim, lâkin her okuyucu
bu cetveli bilemeyeceğinden vazgeçtim.
Telâffuz değişikliği ve özel yerel
deyimleri dip notları ile izaha
çalıştım.
Halktan derlendiği için fıkraların
çoğunda münasip olmayan sözler ve
küfürler vardı. Bunları yumuşatmaya ve
asgariye indirmeğe çalıştım. Fakat öyle
fıkralar var ki esprisi; o münasip değil
dediğimiz ya da küfür olan sözde
yatıyor. Bunların baş harflerini verip,
nokta, nokta geçmek suretiyle yazmaya
çalıştım. Müstehcen bir eser vermek
kastımız bulunmadığına fıkrayı halktan
geldiği gibi sergilemek istediğimize
göre mazur görüleceğini belirttim.
Fıkralar çeşitli ağızlarla (lehçelerle)
yazılmış ve lehçe farkına göre bölümlere
ayrılmıştır. Terekeme Fıkrası, Azerî
Fıkrası, Kürt Fıkrası… vs. yerine
Terekeme Ağzı, Aşiret Ağzı Fıkralar…
biçiminde bir ayırım yapılmasını uygun
gördüm.
Mecit’ in kız kardeşi Nedime Hanımın eşi
Atila Bey Atak Ofset Matbaasının
sahibiydi. Onlar , bu konuda her türlü
yardıma hazır olduğunu bildirdi.
Böylece; onun sağlığında tasarlamış
bulunduğumuz müşterek fıkra kitabına
“Gül Gülebilirsin” adını vererek
yayımladım.
Kitapta; bu kitabı¸onun aziz hatırasına
armağan ettiğimi belirtmekle birlikte;
kapağa ikimizin de ayrı, ayrı
fotografileriyle birlikte
özgeçmişlerimizi yazdım.
Müşterek fıkra kitabımızı yayımlamamı
anlatırken Mecit’ten şu kadar bahsetmek
olmaz. Daha… Daha… Daha… Olmalı.
Mecit bana, rahmetli kardeşim
İbrahim’in yadigârı idi. Aslında ben,
Mecit’in ağabeyi Abdülkerim’in sınıf
arkadaşıyım. Çocukluğumuz hep beraber
geçti. Abdülkerim ile…
O,
ortaokulda okumak için Ardahan’dan
gelmişti Kars’a, biz Kars’ta
oturuyorduk. Bizim evde, okulda,
pansiyonda, parkta ve Kars sokaklarında
çok hatıralarımız var Abdülkerim
ile…Rahmetli kardeşim İbrahim’in sınıf
arkadaşı olarak Mecit’i tanıdıktan sonra
gördüm ki Mecit; huy, karakter davranış
ve değer yargıları bakımından
Abdülkerim’den çok daha yakın bana…
Mecit ile birbirimize böyle çok yakın ve
samimi oluşumuzu gören Abdülkerim,
kendisi ile olan eski arkadaşlığımızdan
da bahsederek:
- “Boynuz sonradan çıkar, fakat kulağı
geçer…” Sizin arkadaşlığınız da öyle
oldu… demişti.
Mecit’i size daha, daha anlatmak
istiyorum; fakat nasıl anlatsam?..
Mecit bir derya, bir umman, bir
okyanustu… Benim anlatacaklarım ondan
alınmış bir avuç su olmaz mı?
İnsan olarak Mecit, çok dürüst,
sağlam karakterli, efendi bir insandı.
İnsan hak ve hürriyetlerine çok önem
verirdi. Haksızlıklara isyan eder, hak
bildiği yolda yalnız da kalsa yürümeği
tercih ederdi. Abdülkerim gibi çok
dindar değildi; lâikliğe bütün kalbi ile
inanmış, ileri görüşlü, milliyetçi aydın
bir kişiydi.
Dağcılık çalışmalarında aşırı milliyetçi
davranışları yüzünden Rusya, onun
davranışlarından tedirgin olduğu da
bilinen bir gerçektir.
Mecit tabiata aşıktı. Dağları,
dereleri, ovaları, ormanları çok
severdi. Çiçeklere hayrandı. Hayvanlara
karşı aşırı bir sevgisi vardı. Hayvan
sesleri… Kuş sesleri… Rüzgarların sesi…
Su sesi… onun en güzel musikisi idi. Bu
sesler onu coşturur, onları huşu
içerisinde dinlerdi. Bu sesleri kasete
almıştı… Her fırsat buldukça bana
dinletirdi onları.
Mecit çok çalışkandı, daima ileriye
dönüktü. Kendisini yenilemesini bilirdi.
Üzerine düşen bir görevi zamanında
yapmasa huzuru kaçardı. Zamanın iyi
kullanılmasına gayret eder ve bunu
başarırdı.
O, kitaplarını daha profesör
olmadan yazmaya ve yayımlamaya
başlamıştı, yeni araştırmaların yeni
buluşların peşindeydi.
Mecit sıradan bir ilim adamın değildi.
Her zaman kendini yeniler, bir fikri tez
ve antitezi ile birlikte düşünmeyi
severdi. Kesin sonuca varması için
tıbbi konularda köpekler üzerinde
ameliyat ve denemeler yapar, sonuçlar
çıkarırdı.
İnsan vücudundaki bazı dengeleri kendine
özel bir biçimde çalışmaları ile bulmuş
ve bunu herkese kabul ettirmişti.
Mecit sadece bir tıp profesörü değil,
aynı zamanda iyi bir yazardı. Türk dili
ve lehçeleri ile ilgili çalışmaları
vardı. Fakat yazık, bunları yayımlamaya
ömrü vefa etmedi.
Türk dilinin en büyük hiciv ve mizah
şairi Sabir’in “Hophopname” adındaki
şiir kitabını kri, (Rus) alfabesinden
Türk alfabesine o çevirmiştir.
Fıkra çalışmaları da Türk diline ve
geleneğine verdiği önemin bir
parçasıydı.
Mecit, değme tarihçilere taş çıkaracak
kadar tarih bilgisine sahipti. Tarih ile
coğrafyayı birlikte incelerdi; yer
adlarından sonuçlar çıkarırdı.
Mecit sportmendi, Mecit dağcı idi.
Dağlara gönül vermişti, ulu ulu dağlara…
Her çıkıştan sonra Mecit’in neşesini ve
kavuştuğu huzuru anlatmak mümkün
değil!..
Sonra o faaliyetlerini durmadan
anlatırdı anılarını, diyapozitiflerle
herkese.
Mecit milliyetçi idi, Türk milliyetcisi…
Yurt dışında çıktığı her dağın zirvesine
Türk bayrağını dikmek ona sonsuz bir
huzur ve mutluluk verirdi.
Nihayet Mecit’i, gönül verdiği dağlar
bastı bağrına Erciyes zirvesinde çığ
sebebiyle!... Nur içinde yatsın.
Onun böyle zamansız ölümü, beni çok
etkilemiş ve onun yokluğunda bir
şiirimle onu selâmlamaya çalışmıştım.
İşte o şiir:
Selâm sana Mecit’im, selâm tıbbın dehası;
İnsanlığın gururu, insanlığın vefası!..
Hazakatin yolunda sen bir anıttın;
Onbinlerce hastaya şifa, sağlık dağıttın…
Sen bir ışıktın Mecit; ilim, irfan ışığı;
Türk dilinin hayranı, Türk dilinin aşığı!..
Bilenler hayret eder tarih ile ilgini;
Hem tabiptin kardeşim, hem de tarih bilgini!..
İyi, güzel, doğruya ulaşmaktı ereğin;
Vatan, millet sevgisi…dopdoluydu yüreğin.
Tutumun doğru, dürüst, içinde iyi niyet;
Türklük ile birlikte mukaddesat, milliyet!..
Her tarafta söylenir senin sözün, sohbetin
Elburuz’da, Ağrı’da yankılanır şöhretin!..
Tabiata vurgundun, dağlara kara sevda;
Bu uğurda eyledin her şeyi birden feda!..
Sen bir âlemdin Mecit, nur içinde yatası…
Ey dağların çocuğu, dağcılığın atası!..
Abbas GÖKÇE
*************************************************************
09
Aralık 2011
Ş İ K E N İ N Ş İ K E S İ
Abbas GÖKÇE
Kurucu Meclis ve Danıştay
E. Üyesi
Spor dilinde şike; maddi veya manevi bir
çıkar karşılığı, anlaşma ile bir maçın
sonucunu değiştirme, dolayısıyla
danışıklı bir spor karşılaşması yapma
olarak bilinmektedir.
Türk Polisi, bütün tehlike ve güçlükleri
göze alarak; cansiperane bir çalışma
sonucu, birçok futbol kulüplerini içine
alan, kapsamlı bir şike araştırması
yapmış bulunmaktadır.
Bu
soruşturma kapsamında; kolay, kolay
reddedilemeyecek kadar çok elverişli
kanıtlar elde edilmiş ve bunlar Türk
Yargısına sunulmuştur.
Mahkemelerimiz, kendilerine sunulan bu
müspet delilleri, hassasiyetle
incelemeye başlamış ve şikenin
oluşmasında baş rolü oynadığı var
sayılan kulüp başkanları, yetkililer ve
bazı sporcuları tutuklamış
bulunmaktadır.
Bu
tutuklamalar üzerine sanık
avukatlarının; üst derecedeki yetkili mahkemeleretekrar,
tekrar yapılan itirazları da tamamen
reddedilmiştir.
Bu
suçlamaları, yargıya kadar götürebilecek
kadar çok miktarda sesli, görüntülü,
yazılı kanıtlar yanında banka hesapları,
makbuz, havale ve şahadet gibi müspet
delillerin de varlığından söz
edilmektedir.
Her
seferinde üst mahkemelerin, bu
tevkiflere yapılmış olan itiraz
sebeplerini görmeyip, onları pas geçmiş
olması doğru bir yorum olur mu?..
Haktan yana olmak, kulüpten yana olmak
değildir.
Hak
her yer, zaman ve zeminde haktır. Yerde, gökte, bütün âlemlerde…
Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde ve
kutuplarda da her zaman iki kere iki
dört eder. Ne üç, ne de beş!..
İşte hukukun üstünlüğü böyle bir
şeydir; ona kimse karşı çıkamaz ve
onunla mücadeleye girenler her zaman ve
zeminde yenik düşerler!..
Bu
şike tutuklamaları üzerine, kimi kulüp
yönetici ve taraftarlarının sokaklara
dökülüp, cezaevlerine kadar yürüyerek gövde
gösterilerinde bulunmuş olmaları, demokratik
zeminlerde hoş görülebilecek bir manzara
olmamıştır ülkemiz için…Ayıptır, ayıp!..
Ya
sonra olanlar, ya sonra olanlar!..
Görülmekte olan bir dâva, henüz karar
safhasına gelmeden önce; siyasi
partilerimizin, adeta bir “siyasi şike”
girişimine girip de yasada öngörülen
ceza miktarlarını hızla indirme
girişiminde bulunmaları ve bir yasa
çıkarmış olmaları neyin nesi?.. “
Şikenin şikesi “ mi?..
Eğer bunun başka bir adı yoksa bu da
bir siyasi şike değil de nedir?..
Sayın Cumhurbaşkanının, belki de bütün
görevi süresi boyunca; en olumlu bir
icraatı olan o kanunu veto etme işi,
alkışlanmalıydı bence pür hukuk adına!..
Ama
ne gezer; maalesef tam tersine, bütün partiler söz
birliği etmişçesine; veto edilen o
yasayı, aynı şekliyle, yeniden
çıkaracaklarını ilân ederek bir
demokrasi ayıbı daha işlediler.
Hele CHP ve MHP ye bu konuda yazıklar
olsun, bin kere yazıklar!..
Kulüp taraftarlarının oyları pahasına
hukukun üstünlüğü ve hukuk kurallarını
ayakları altına aldılar. Parti olarak bu
mu onların hukuk mücadeleleri!?..
Kanunlar bu davranışlarla ayaklar altına
alınmamalıdır. Bakın ne güzel demişler
eski büyüklerimiz:
“ Çok tel kırılır sineyi kanun ü kemanda, mızrabı tasarruf na ehle
verilirse!..”
Şimdi Tayyip’ çiler ile Gül’cüler ayrı,
ayrı taraf oldular görünürde… Oysa
Tayyip’in işareti olmasa Gül yasayı veto
etmezdi kanımca!.. Şimdi aynı uyarı olsa
gerek; Gül aynen kabul olunacak
yasayı Anayasa Mahkemesi’ne
götürmeyeceğini deklare ediyor.
Fiili duruma gelince şimdi; bir tarafta
AKP den Başbakan Yardımcısı Arınç, Bakan
Hayati Yazıcı, Milletvekili Şamil
Tayyar, diğer tarafta oy avcılığına
soyunmuş tüm milletvekilleri ve
partiler!..
Vetoyu savunanlar diyorlar ki; “Bu
yasa futbolda ahlâksızlık, mafya,
şiddet, şike, düzensizlik ve kirlenme
sokanları korumak için çıkarıldı Şike ve
teşvik primleri alanında alınan suçları
hafifletti. Bizim temiz vicdanlarımız
bunu kabul etmiyor!..”
Yalan mı?.. Doğru!.. Çok doğru!..
Veto edilmiş bir yasayı, adı geçen
partilerin tekrar ve tek harfine bile
dokunmadan aynen çıkaracaklarını ilân
etmiş olmaları da; amaç ne olursa olsun
bir siyasi şikedir; yani “ şikenin
şikesi!...”
**************************************************************
27
Kasım 2011
Bir
Hedef Belirlediler, Hedef Atatürk!..
Bir
hedef belirlediler, hedef Atatürk!..
Evet, hedef Atatürk ve atış serbest!..
İşte belirlenen hedef bu…
Cumhuriyetimizle birlikte !..
Bu
hedefe ulaşmak için “Dersim ve
Alevilik” yolunu seçtiler.
Bunun temelinde Atatürk ve
Cumhuriyetten hesap sorma girişimi
var!..Güçleri yeterse…
Atatürk dönemini ve dolayısıyla CHP ile
Atatürk’ü suçlayarak, sanki Devlet
Başkanıymış gibi Atatürk adına özür
diliyor, Başbakan!.. Hükûmet Başkanı ile Devlet Başkanı sıfatlarını bir
birine karıştırarak!..
Oysa; Dersim ’deki hareketin
bir isyan olduğunu, isyancıların bir
köprüyü yakıp, 33 askeri öldürdükten
sonra da il ile ilçeler arasındaki
telefon tellerini kestiklerini, yapılan
işin bir isyanı bastırmaktan öteye
gitmediğini, çok iyi bildikleri
halde; vicdani sorumlulukları bir kenara
iterek, bunun Kürt ve Alevilere karşı
planlanmış bir hareket olduğunu iddia
etmektedirler…
▪ Eğer onların dedikleri doğru olsaydı;
suçlamakta oldukları CHP, her
seçimde Tunceli’den en çok oy alan birinci
parti olarak çıkar mıydı?..
▪ Bu dâvanın, dâvacısı siyasi
cambazlar yerine, Tunceli halkı olmaz
mıydı?..
Bu
gün, Güneydoğuda, da Dersim’ deki isyan
gibi; bize şehitler verdiren ve akla
hayale gelmeyecek yakma, yıkma ve
öldürme girişimleri ile Devlete
başkaldıran teröristler içinde; aynı
mantıkla, ileride özür dilerlerse kimse
şaşırmasın.
Baş
hedeflerinin Atatürk olduğu o derece
açıktır ki; artık “Şeyini, şey
ettiğimin şeyi!..” diyen
ve sözde suikast mağduru olan Başbakan
Yardımcısı; şimdi de “İstiklal
Mahkemeleri de sorgulanmalıdır “ herzesini
de kusmaya başladı.
Bu
zihniyetin, onları PKK dan da özür
dileme durumuna sokacağı kuşkusuzdur. “
Kürt açılımı da bu zihniyetin başka bir
ürünü değil mi?..
CHP
ye bu biçimde vurarak, ülkemizdeki
Atatürk sevgisini yıkacaklarını
sanıyorlarsa; Allah onları ıslah etsin;
hamleleri Donkişot’un yel değirmenlerine
saldırışına benzemektedir.
Her
konuda son sözü söyleyen bağımsız
yargının da; Dersim
hareketini “
Egemenliği kullanma hakkı “ olarak
değerlendirdiği gerçeği de vardır
ortada…
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Tunceli’de 1938’de yaşanan olaylar
nedeniyle özür dilemesine karşılık, mahkemelerimiz; 2011
yılında bu konuda “hak” talebinde
bulunanlara bu yapılan hareketin bir
“egemenlik hakkı” nın
kullanılmasından ibaret olduğuna karar
vermişlerdir.
Birbirinin neredeyse aynısı olan kararlarda, Başbakan’ın; olaylarda
13 bin 806 kişinin ölmüş ve 11 bin 683
kişinin sürgün edilmiş olduğu…
açıklamasına karşılık, mahkemeler ; “isyanlara karışanlar
dışında zarar görenin olmadığına, devletin
ölçülü biçimde egemenlik
hakkını kullanılmış bulunduğuna” karar vermişlerdir. Ancak
dosyalar, savcılıkların girişimi sonucu
AİHM’ye gönderilmiş bulunmaktadır..
Ayrıca, 2011 yılında Tunceli ve ilçelerindeki savcılıklar, Dersim
olayları ile konusunda yapılan dört
ayrı suç duyurusuna da takipsizlik kararı
vermiş ve buna itiraz eden olmamıştır.
Bu yalın gerçeklere rağmen; Atatürk ve cumhuriyetimizi hedef seçmek bir
siyasi gafletten başka bir şey değildir.
Atatürk’ü hedef seçenler unutmasınlar
ki; bu gün uluslar arası demokratik
arenadaAtatürk, Türk Ulusunun
yüzünün akıdır. Eğer o
olmasaydı, bu gün biz de ya bir İran,
Afganistan, ya da Suudi Arabistan gibi
bir devlet olmaktan kurtulmazdık.
Allah Türkiye’nin üzerindeki Atatürk
ışığını söndürmesin.
**************************************************************
25
Kasım 2011
B e
d e l l i S i y a s e t
Türkiye’de her şeyin, kendine özel bir
bedeli vardır, siyasetin de…
Ne
yazık ki bu bedeller, hoyrat siyasilere
değil hep vatandaşlara ödetilir her
zaman.
Türk Milletinin, siyasi kaderi bu olsa
gerek…
Demokratik gelişmelerde de öyle!.. Buna
bir kader, ya da alın yazısı demeğe
dilim varmıyor. Türk Milletine bu
yapmacık kaderi lâyık görüp,
onu yaratanlar utansın…
Türkiye’de her yanlış hareketin fahiş
olan bedeli; her nedense o işi yapan
siyasilere değil, Türk Milletine fatura
edilmektedir. Ne yazık ki Büyük Türk
Milleti de bir kuzu rahatlığı içinde
çeker onu sineye…
Yapılan bunca vahim hatalardan da ders
almaz oldular, bu vatanda her nasılsa
yönetimi ele geçirmiş olan basiretsiz
siyasiler!..
Yıllardır Türkiye’nin başının belâsı
olan terör gerçeklerini bir
türlü göremeyen ve yanlış
davranışlarla onun beslenip semirmesine
sebep olan iş başındakiler; sözde terörü
bitirmek adına, onlarla ortaklaşma
hazırladıkları bir “ Kürt Açılımı
“ tuzağına düşüp, "Habur
Rezaleti “ ni yaşatmadılar mı
bize?..
Ancak bilahare, taşın çok sert fark
edenler, tornistan yaparak atı alan
Üsküdar’ı geçtikten sonra, şimdi karşı
çıkışlar yapmaya başladılar.
Bunun ağır faturası ve onun korkunç
bedeli de yine Türk Ulusu’nun boynuna
bindi. Ne var ki artık Üsküdar’da sabah
olmuştu artık!..
Şimdi her şey bitti de bir “ Bedelli
askerlik “ hikâyesi başlattılar,
bizzat kendilerini inkâr ederek…
Niçin kendilerini inkâr?
Çünkü Başbakan bu konuda daha önce
demişti ki:
“
– Bedelli askerlik ne getirir, ne
götürür; halkın tavrı nedir, ne
değildir. parası olan var, olmayan var;
parası olmayana bu da gitsin, yapsın
diyeceksin. Benim vatandaşımın belli
kesimini rahatsız etmeyeceğine
inansaydık bunu hallederdik.”
“Günümüzde belli askerlik yok. Ben Tayip
Erdoğan olarak böyle bir sorumluluğun
altına giremem. Parası olan var, olmayan
var. Parası olan bastıracak parayı
kurtulacak, parası olmayan askerlik
yapacak…”
“
Seçimden sonra bunu referanduma
götürürüz…” demişti.
Daha sonra, bu söylediklerini unutarak
bedelli askerliği savunmuş ve bu kanun
tasarısını hazırlatmıştır.
Bu
ne perhiz, bu ne lahana turşusu!?..
Bu
hal bir Başbakana yakışır mı? Bunu yeni
mi icat etti dersiniz?
Hayır, hayır!.. Meşhur bir söz vardır:
“ İhtiyaçlar
icatların anasıdır... “ O da çok
paraya ihtiyaç duyunca ilk hükmünden
caymak suretiyle “ Bedelli askerlik “
simidine sarıldı.
Bu
yanar-dönerlik bir Başbakana yakışmasa
gerek!..
Kendisini bu hallere düşüren ihtiyaç ve
sebeplere gelince:
▪ Dünyayı saran ekonomik krizin
artık Türkiye’ye de sıçramış olduğu
besbelli bunu atlatmak için çok paraya
ihtiyaç var.
▪ Van ve Erciş’te olan deprem, Devleti
zor duruma soktu. Bu sıkıntı da ancak
para ile giderilir…
▪ Onun etrafında kümelenmiş bulunan Karun
kadar zengin ve ensesi kalın
kişilerin çocuklarının askerlik durumu nedeniyle
karşılaştığı yoğun istek ve baskının
etkisi de akla gelebilir.
Aksi halde; oldukça güçlü bir hafızaya
sahip bulunan Başbakanın; durup dururken
önceki söylediklerini yutup, bedelli
askerlik yasasına soyunması düşünülemez.
Ama
unutmamak lâzımdır ki; tasarlanan şekli
ile“ Bedelli Askerlik
Yasası” eşitlik ilkesine üstün hukuk
kurallarına, insan haklarına ve
Anayasaya aykırı olacaktır
**************************************************************
14
Kasım 2011
İleri Demokrasi’den Örnekler
NEŞE DOSTER
Daha önce de yazdım. Yine yazacağım.
İleri demokrasimizin yine çok ileri
örneklerini bu hafta da milletçe
yaşadık, gördük. Binlerce kilometre yolu
göze alarak ülkemize gelen Japon doktor
Atsushi Miyazaki ve 30 yurttaşımızı daha
depremde yitirdik. Üstelik Çevre
Bakanı’nın; “Şu anda en güvenilir yer
Van merkez ve Erciş’tir, buralarda bir
daha büyük deprem olmaz, kimse deprem
dedikodularına rağbet etmesin” gibi
“gözle ölçümlü, tamamen bilimsel”
açıklamalarına rağmen.
Yine bu hafta Gazi Mustafa Kemal’in yüce
meclisinde cüce davranışlara tanık
olduk. Emekçilerin hakkı için verdiği
sendikal mücadeleyle değil, gerici
iktidarlara, AB ve ABD fonlarına
yakınlığıyla ve de mal varlığıyla
bilinen bir sendikanın eski başkanı,
şimdinin milletvekili olan Uslu soyadlı
idare amiri, durumdan olağanüstü bir
vazife çıkararak Kamer Genç’i yaka paça
kürsüden indirdi. Böylece de hem
patronunun gözüne girdi, hem de depremde
nakavt olan ülkemizin ileri
demokrasisinde, meclis minderinde ve
milletvekili meydanında ne denli güçlü,
ne kadar kuvvetli olduğunu dosta düşmana
ilan etti.
Bu
arada en önemlisi ertelenmeyip iptal
edilen Cumhuriyet Bayramı
kutlamalarından sonra 10 Kasım
törenlerinde büyüklerimize bir haller
oldu. Gazi Mustafa Kemal ve laiklik
hakkında geçmişte ettiği sözler
belleklerde tazeliğini koruyan Bay
Arınç, Atatürk’ü övdü. Eşiyle “Vardar
Ovası” adlı türküyü büyük bir keyifle
dinlediklerini söyledi. Herkesi şaşırtan
açıklamalar yaptı.
Eş
başkan “Türkiye’nin bugün ulaştığı
seviye, Gazi Mustafa Kemal’in
hedeflediği seviyedir. Cumhuriyet emin
ellerdedir” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Anıtkabir özel defterine
Atatürk’ü rahmetle andığını yazdı.
Özetle sevgi ve övgü seli doruğa ulaştı.
Böylece filmlerin, yazı dizilerinin, her
şeyi bilen ekran kuşlarının, az okuyup
çok konuşanların dillerinden
düşürmediği; “Leblebi, rakı, zeybek,
Rumeli türküleri, Fikriye hanımın
karşılıksız aşkı, Latife hanım’ın
sinirli hallerinden” sonra ilk kez
Atatürk yönetim erbabınca anlaşılır gibi
oldu. Bize de her şeyi önceden bilip
gördükleri için bu büyük değişimde acaba
Letonya’daki Riga Üniversitesinin saat
9.05’te ayağa kalkarak O’na saygı
duruşunda bulunmasının, İzmir’deki Yunan
konsolosluğunun bayrağı yarıya
çekmesinin bir rolü olabilir mi diye
düşündürdü.
Yıllar önce Ankara Ticaret Odası’nın
davetlisi solarak Avrupa’dan gelen
motivasyon hocası Emil Ratelbeand oda
başkanına şunları söylemişti; “Yapmanız
gereken tek şey Anıtkabir’e gitmek ve
O’nun kitaplarını tekrar okumaktır.
Ülkelerin Atatürk gibi cesur insanlara
ihtiyacı var”.
Yine İspanya’nın Ankara eski Büyükelçisi
Carlos Carderara şöyle konuşmuştu:
“İkinci kez kendi isteğimle geldiğim
ülkenizden ayrılırken ülkeme Atatürk
kitapları, rozetleri ve resimleriyle
dönüyorum, ailem ve dostlarım için”.
Örneklerden de anlaşılacağı gibi
Atatürk’ün entelektüel haritası aslında
öylesine geniş, kapsamlı, derin ve çok
boyutlu ki onu anlamaya bir ömür yetmez.
Çağdaşlaşma, uygarlaşma, bilimselleşme
yolunun aklın ve bilimin egemenliğinden
geçtiğini savunmaya bir ömür nasıl
yetsin?
Sözü batıdan açmışken batıyla
noktalayalım. ABD’nin 16. başkanı
Abraham Lincoln diyor ki; “Bırakın halk
gerçekleri bilsin. Ülke o zaman güvende
olur”.
Acaba bunu kimin için söylemiş dersiniz?
**************************************************************
10
Kasım 2011
NEŞE DOSTER
(130)- ( 88) - (73) ...
Üç
önemli tarih, üç önemli olay, üç önemli
konu
●
Mustafa Kemal doğalı 130 yıl olmuş.
●
Cumhuriyetimiz kurulalı 88 yıl olmuş.
●
Atatürk aramızdan ayrılalı 73 yıl olmuş.
130
yıl önce Selanik’te başlayıp karanlığın
üstüne bir güneş gibi doğan bu yiğit
önder, Tanrının ülkeye bir armağanıdır,
hem de mucizevî bir armağan. Tam da
burada noktasına virgülüne dokunmadan
İranlı bir şairden alıntı yapmak farz
oldu. “Tanrı, bir toplumun elinden
tutmak isterse, başına Atatürk gibi bir
adam getirir.”diyor.
88
yıl önce kurulan bu büyük cumhuriyet,
Atatürk ve bir avuç yurtseverin
yüreklerindeki ateşi Anadolu
topraklarına düşürdüğü kıvılcımın,
Mustafa Kemal’de Anadolu’da yaşanan
destanın adıdır.
73
yıl önce aramızdan ayrılan bu aşılmaz ve
aşınmaz lidere gelince, onun herkese
söyleyecek bir sözü, herkesin de ondan
alacak bir dersi vardır. O sadece
ülkemizin değil, mazlum milletlerin esin
kaynağı ve kurtuluş reçetesidir. Aksi
halde 1979 yılında UNESCO’nun 156
ülkenin oy birliğiyle onu yılın lideri
seçmesini nasıl açıklardık?
Bu
yıllar içinde ülkemiz nereden nereye
gelmiş? Dış politikada, iç politikada,
eğitimde, sağlıkta, yargıda, ekonomide
neler olmuş, neler değişmiş, nelere dur,
nelere koş denilmiş? Bunları her gün
yazılanlardan okuyoruz zaten!
Bugün cilt cilt ansiklopedilere,
binlerce yerli yabancı yazarın
kitaplarına sığmayan Gazi Mustafa
Kemal’i, bir köşe yazısına sığdırmanın
olanaksızlığı karşısında bir kaç satır
başı açmakla yetinelim. Öncelikle
kişisel bir parantez açalım. Konferans,
konuşma, panel, söyleşi vb. için
çağrıldığım her yerde, her ülkede
kürsüye çıkarken konuşmama şöyle
başlarım; “Geldiğim bu noktayı bir tek
kişiye ve onun devrimlerine borçluyum.
Atatürk’e. İnsanın böyle bir lidere
sahip olması hem yaşamını
kolaylaştırıyor, hem de ona anlam, güç,
zenginlik ve onur katıyor.”
Sonra da konuşmamı şöyle bitiririm; “İlk
teşekkürüm hayata! Bize Atatürk gibi bir
lider gönderdiği için. İkinci teşekkürüm
kadın- erkek eşitliğini sağlayan ve
kadını Cumhuriyet projelerinin temeline
oturtan Gazi Mustafa Kemal’e. Üçüncü
teşekkürüm de bizi Atatürk devrimleriyle
eğiten ve yetiştiren Cumhuriyet
öğretmenlerine.”
Düşünüyorum.
Küçüktük, evimizin ve resmi kurumların
duvarlarını süsleyen resimlerine bakar,
çocuk aklımızla yaptıklarını anlamaya
çalışır, ama onu severdik.
Büyüdük, ailemiz ve büyüklerimiz
başardıklarını anlattıkça tanıdık, ona
saygı duyduk.
Okullu olduk, öğretmenlerimiz
Cumhuriyeti ve devrimleri öğretince ona
hayranlık duyduk.
Yaşlandık, ona ve eserlerine toz
kondurmadık, dil uzatana karşı dilimizi
uzun, kalemimizi keskin tuttuk.
Geldiğimiz noktada onu özleyişimiz, onu
arayışımız, onu aramamız bundan. Bu
nokta şaşırtıcı olmaktan çok sarsıcı ve
düşündürücüdür. Çünkü bize ve kuşağımıza
ülke sevdalısı olmak, değerlerimize
sahip çıkmak, laik ve çağdaş Türkiye’yi
sevmek öğretilmişti. Bugün gelinen
noktada üzüntümüz de, feryadımız da,
tepkimiz de bunadır, bundandır,
bunlaradır.
Napolyon diyor ki; “Bir ülkenin
coğrafyası o ülkenin kaderidir.”
Şimdi gelin! Bir coğrafyayı vatan yapmak
için kanla, canla bedel ödeyenlerin, kan
ve can pahasına kurdukları ülkemizin
gerilerine doğru gidelim. Kurtuluş
yıllarına, kuruluş yıllarına,
insanlarının yazgılarının değiştiği
yıllara bakalım. Öğretmenlerin eğitim
coşkusuyla yollara düştüğü yıllara,
mühendis ve mimarların ülkenin yollarını
yapılarını inşa ettiği yıllara,
hekimlerin sağlıklı kuşak yetiştirmeyi
hedeflediği yıllara doğru uzanalım. O
yıllar tarihin hem yapılıp, hem
yazıldığı yıllardır. O coşkuyu anlamadan
bugüne bakmak eksik olur, yanlış olur.
Cilt cilt ansiklopedilere konu olan,
dünyanın gelmiş geçmiş en büyük üç beş
liderinden biri sayılan ve bu sıfatı
fazlasıyla hak eden Atatürk, elbette bir
yazıya sığmaz. Bu ülkenin, bu
toprakların vatan yapılmasında, her
adımında, her atılımında mührü olan,
“Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin
kimsesidir” diyen bir lideri bir yazıya
sığdıracak kadar yetenekli de değilim
ayrıca. Ancak içimde kalmasın! Deryada
damla hükmünde olmayan birileri ona
diktatör demiş. Kemalist rejimin hiçbir
uygulamasında hiçbir adımında, hiçbir
atılımında bu sözü haklı çıkaracak tek
bir uygulama yoktur. Onun yazışma ve
konuşmalarında iki sözcük dikkat çeker;
“dimağ ve vicdan” Dimağla üst düzeyde
düşünsel faaliyeti anlatır, çünkü o
düşünen okuyan, inceleyen bilim ve
felsefeyle ilgilenen biridir. Vicdana
gelince onu önce yakın çevremizde
arayıp, sonra da onun yaşamına
baktığımızda ne demek istediği
anlaşılır. Kişileri içi boş sözlerle
değil, eserlerine ve onun için söylenip
yazılanlara bakarak değerlendirmek
gerekir.
Sözün özüne gelirsek; O ulusal
gururumuzdur insanlığın bize ve mazlum
milletlere armağanıdır. Siz bakmayın
cumhuriyet kurulduğunda üst üste konulan
tuğlaların, bugün birileri tarafından
duvarlar altında bırakılma gayretlerine.
Cumhuriyet Bayramı’nın ertelenme
gerekçelerine. Bakın Japonya’nın en çok
satan gazetelerinden Mainichi Shimbun,
tam sayfa ayırdığı Atatürk için ne
demiş;
“Osmanlı’dan bir Cumhuriyet çıkaran
Atatürk’ün ölümünden sonra onu geçecek
birinin çıkmayışı Türkiye’nin gerçek bir
trajedisi olsa gerek.”
Sözü biz değil, elin Japon’u diyor!
Anlaşılmayan anlaşıldı mı?
**************************************************************
28
Ekim 2011
Kars’ın Kurtuluşu ve Anılar
Osmanlı - Rus savaşında, Osmanlı’nın
yenik düşmesi sonucu, maalesef Kars kırk
yıllık bir esaret içinde bulmuştu
kendini.
Takdire şayandır ki bu süre içerisinde
Kars; mücadeleci ruhundan, milli örf ve
adeti ile geleneklerinden hiçbir şey
kaybetmemiştir.
Rus
işgali sırasında, daha çok Ermenilerden
zulüm gören Kars halkı, Atatürk’ün
istiklâl savaşını başlatmasından daha
önce; bağımsızlık için bir mücadeleye
girişmiş ve İbrahim Cihangirof başkanlığında,
Kars’ta “Milli Şûra Hükûmeti”
adında bir devlet kurarak bağımsızlık
savaşına atılmıştır
Ancak mütareke yıllarına kadar süren bu
fiili durum; daha sonra işin içine
İngilizlerin girmesiyle, son bularak İttihat
ve Terakki mensupları gibi; Cihangirof
da İngilizler tarafından tutuklanarak,
ölüm cezası ile yargılanmak üzere Malta
Adasına sürülmüştür.
Daha sonra, Atatürk’ün başlatmış olduğu
milli mücadele içinde, doğu cephesi
kumandanı olan Kâzım Karabekir Paşa,
özellikle Ermenilerin direnişlerini
kırarak 29 Eylül 1920 de Sarıkamış’ı ve 30
Ekimde de Kars’ı işgalden kurtarmıştır.
Bu nedenle her yıl 30 Ekimde Kars’ın
kurtuluşu kutlanmaktadır.
Kars’ın kurtuluşunda, Kâzım Karabekir
başta olmak üzere; Halit Paşa ile Gazi
Ahmet Muhtar Paşa da büyük yararlıklar
göstermiş olduklarından Karabekir ile
birlikte onların da adları Kars’ın üç
büyük caddesine verilmiştir
Kars’ın kurtuluş törenleri ile, birlikte
bütün resmi bayramlara ait olan benim
ilk anılarım öğrencilik yıllarıma
rastlar. Kars’taki öğrencilik yıllarıma…
Resmi bayram ve kurtuluş günlerine her
zaman okulumuz da katılır ve yapılan
bütün tören ile resmigeçitlere
götürürlerdi bizi öğretmenlerimiz…
Kars’ın kurtuluşunu büyük coşkularla
kutlardık her yerde. Karslı olmak sevgi
ve sevinci içinde.
Doğrusu ta çocuk yıllarımdan
beri; belki de bir hastalık derecesine
varmış olan bir hal var bende!.. Ben bir
Kars sevdalısıyım, bir Kars sevdalısı…
Yücel Erdem’in babası, rahmetli Ali
Erdem’in müdürü olduğu “ İsmetpaşa İlk
Mektebi” ’nin sıralarından itibaren,
şiir adına bir şeyler yazmaya
başlamıştım, çocukluğumda…
Bir
gün bunu sezen rahmetli öğretmenim
Ferhunde Hanım bana şiirde hece vezni
ile kafiyeyi öğretmişti, o zamanlar…
Ben
de ona “Kış ve Kuşlar” konulu ilk
vezinli, kafiyeli şiirimi armağan
etmiştim.
Ortaokul ve lise sıralarında da şiir
yazıyordum, zamanı geldikçe…
Ayrıca, duyduğum, öğrendiğim güzel
şiirleri hafızamda tutar ve yeri gelince
okuyup, sükse yapardım büyüklere, aklım
sıra!..
O
yıllarda Çıldırlı Âşık Şenlik’ in
şiir ve deyimleri de bende büyük
hayranlıklar uyandırmıştı doğrusu…
Özellikle “Can Sağ iken Yurt Vermeyiz
Düşmana” isimli şiiri ile Kars’ı
konu alan dörtlük cinasları beni çok
etkilemişti.
Kendi kendime “ben niye bu kadar güzel
yazamıyorum” diye yüksünüp durdum uzun
zamanlar.
Bu
cinaslardan birisinde Âşık Şenlik; “
Kars ayaz…” / Hava bulut Kars ayaz. /
Kâtip kurbanın olum; / Mektubumu Kars’a
yaz!.. demiş…
Ötekinde ise; “ Karsa da…” Hava bulut
karsa da” /Müşkül halim bildirin;
Çildır’a da Kars’a da!..” ifadesini kullanmıştı.
Bu
güzel buluş ve cinasları her okudukça
içim titriyordu… Ah ben de bu kadar
güzel yazabilsem diye gıpta ediyordum,
her zaman.
Bir
gün ben bu düşüncelerin doğum sancısını
çekerken ilham perisi iki kez
çalmıştı kapımı!.. Ona aralık bıraktığım
kapımı… İki kere
fısıldamıştı kulaklarıma:
Birincisi; “ Kars’a git!.. / Yağmursa
git,karsa git!../ Gerçek
cennet sanırsın; / Hele bir yol Kars’a
git!..”
İkincisi de ; Kars aydın, / Hava
bulut Kars aydın!../ Şu akan
göz yaşlarımı; / Yağmur saydın, kar
saydın!..”
Dünyanın en güzel yeri Kars’tı, o günler
benim gözümde, Kars!.. Kars’tan
ayrılırsam deli, divaneye dönerim… gibi
gelirdi bana…
Bu
duygumu şöyle ifade etmiştim o günler:
“
Bir gün senden ayrı düşsem; / Yaralanır
her yanım Kars!../ Toprağını, taşın
öpsem; / Ah canım Kars, Cananım Kars!../
Bir cennetsin tek başına; / Destan olmuş
işine, / Toprağına ve taşına; Kurban
olsun bu canım Kars!../
Sene 1946, Kars Lisesi’nde öğrenciyim…
O
yıllarda Ruslar: Boğazlar ile Kars,
Ardahan’ı istemekte,,,
Yine o günlerde Kars Fatihi olan,
rahmetli Kâzım Karabekir bu
isteğe karşı meydan okuyan sert bir
cevap vermişti:
“ Boğazlar boğazımız, Kars, Ardahan da bel kemiğimizdir!..”
Ben
Rusların o istekleri karşısında deli,
divaneye dönmüştüm, Kars sevdası ile
dopdolu olan çocuksu yüreğimle…
Yavuklusuna göz dikilmiş bir sevgili
gibi görüyordum kendimi!..
Bu
sıkıntılar içinde yine uykularım kaçmış
ve bir gece vakti yine ilham perisi
çalmıştı kapımı, Ruslara cevap vermem
için:
“Karıştırın Tarihi” başlıklı şu şiirle haykırmıştım onlara:
Şarktan garba yel gibi sürdüm yağız atımı,
Dedim Moskof ezelden bilmez misin adımı!..
Bütün Asya, Avrupa bana cirit sahası;
Tarih bunu saklamaz, söyler, vardır dahası…
Kılıç sesi çınlıyor, dinle savaş yerini;
Sor o sesten, o sesten Türk’ün öz değerini.
Medeniyet fecrini kılıcımla ben açtım;
O nurları avcuma alıp, dört yana saçtım.
Daha tarih bilmezken böyle çetin bir işi;
Milyonları çiğnedik bir hamlede kırk kişi!..
Allah, Allah sedası, kılıç sesi bir beste;
Plevne, Sakarya, Kars, Ardahan bu seste
Önümüzde baş eğdi, vahşi, barbar ceddiniz
Nâralarla inledi ufuk, ova, dağ, deniz!..
Unutarak dünleri. “Kars’ımızı istemek”,
Buyur da gel meydana“Kars’ı verin” ne demek?
Yanardağdır, dokunsan lâvlar saçar kanımız;
Yeter bu yurt uğruna feda olsun canımız!..
Benim bu şiirim o zaman, Kars Lisesi
içinde büyük bir yankı yapmış ve herkes
biri birine okur, ve bundan bahseder
olmuştu. Kars’taki küçük imkânlı yerel
gazeteler bile ilk sayfalarında
yayımlamışlardı bu şiiri…
Kars’ın kurtuluşu ile ilgili tören ve
resmi geçitler İstiklâli Milli
Caddesindeki Orduevi önünde ve günün
mâna ve önemini belirten konuşmalar da
Belediye binasının balkonundan
yapılırdı.
Konuşmacılar daha çok tarihi bilgiler
vermekle yetinirlerdi. Kars’ın
kurtuluşuna dair şiir okunmazdı; çünkü
öyle bir şiir yoktu. Oysa ben, başka
illerin kurtuluşuna ilişkin olan
şiirlere rastlamıştım bazı kitaplarda…
Kurtuluş günü,; öğleden sonra da,
Kars’taki “Şehitler Mezarlığı” na
gidilir dualar okunurdu.
Şehitler Mezarlığına ilk gittiğimde
galiba il müftüsü olacak, Karadenizli
bir hoca vardi. Bu hoca dualarını
okuyup, bitirdikten sonra Karadeniz
şivesi ile kısa bir konuşma yapmıştı.
Bu
konuşma sırasında: “ Yonanlar
sungimuzün altında hıncahıç oldular!..” demişti.
Oracıkta güleyim mi, ağlayayım mı?..diye
karar verememiş, bu konuda Kars için
yazılmış çok şeylerin bulunmadığına
hayıflanmıştım. Yunanlıların Kars’ın
kurtuluşu ile ne ilişkisi olabilirdi?..
Kars’ın kurtuluşu hakkında çok şeylerin,
özellikle şiirlerin yazılmamış
olmasından duyduğum üzüntü bir kurt gibi
kemiriyordu beynimi…
Nihayet bir gün; kurtuluşa ait beyitler
kafamdan dökülmüştü kâğıtların üstüne…”Kars’ın
Kurtuluşu”…
Ben
Kars’ta bulunduğum yıllar birkaç kez bu
şiirin, öğrenciler tarafından “Belediye
Balkonu” ndan okunduğunu bilirim. Ancak
ben 1959 yılında Kars’tan ayrıldıktan
sonra okunup, okunmadığını bilmiyorum.
Yalnız geçmiş yıllarda birisi; bir kez
yine bu şiirin aynı balkondan okunmuş
bulunduğunu bana söylemiş ve.okuyan
kızın da Kars tüccarlarından merhum
Asker Yildırım’ın kızı olduğunu ifade
etmişlerdi.
İşte o şiir,
KARS’IN KURTULUŞU
Bir sabahtı uyandık, ufuk kana boyanmış,
Vatanımın ahından güneş tutuşup yanmış !..
Gözlerdeki ışığı karanlıklar bürümüş ,
O nazlı ümitlerim bütün solmuş,çürümüş!..
Rüzgâr bize hüzündü, yağmur ise gözyaşı ,
Efgandan bulutlanmış yüce dağların başı…
Heyhat !.. Arslan yurdunda tilkiler oynaşıyor,
Bülbüllü bağlarımda baykuşlar dolaşıyor…
Vatan aşkı sönmemiş, sönmüş idi her ocak
Bütün ruhlar kükredi: “Bu vatan kurtulacak !...
Cenk havası çalınıp, davullara vuruldu ,
Vatan!.. Vatan!.. diyerek “Milli Şura “ kuruldu!..
Vatan aşkı gönülde, dudaklarda hürriyet,
Biz kadere haykırdık: “Esir olmaz bu millet! “
Damla, damla birikip, sel gibi dolup taştık,
Kadın, erkek demeden biz Kars için savaştık.
O yokluklar içinde harikalar yarattık ;
Zelil edip düşmanı, cehenneme fırlattık!..
Dumanları dağıttık, güneş doğdu nihayet,
Bütün tarih boyunca yaşayacak bu millet!..
Abbas GÖKÇE
**************************************************************
|